Gün 24 – Oruç

Aşağıdaki metin  Rahmi Oruç Güvenç tarafından, 24 Mayıs 2017 günü, Yalova, Gökçedere’de süren 114 gün 114 Gece sema etkinliği sırasında yapılan bir konuşmadan deşifre edilmiştir.

Oruç Güvenç: Selamın aleyküm, hayırlı akşamlar. Bugün de yavaş yavaş ramazan ritmine girecek bir sohbet ortamı düşündük. Şimdi ramazan muhakkak ki seçilmiş ve denenmiş ve müjdelenmiş bir zaman boyutu. Her ne kadar şu içinde bulunduğumuz zaman, ritim olarak, yani ramazanın bu zamanda icra edilmesi gereklidir düşüncesine uygun olarak tayin edilen bu zaman, doğru değilse bile, insanın otuz günlük bir oruç, perhiz ritmine girmesinin ayrı bir özelliği ve faydası var.

Bundan bir müddet önce bir Japon doktorun bir uygulaması vardı internet ortamında. Galiba Nobel’e benzer bir yarışta da mükafat kazanmış. Bu doktor üç günlük yapılan diyetle vücutta çok önemli değişiklikler olduğunu bulmuş.

Cenabı Allah buyuruyor, Hz. Peygambere hitaben, senden öncekilere olduğu gibi senin ümmetine de sana da farz kılındı diye. Ve buradan şunu da çıkarıyoruz: böyle bir ibadet daha önceki peygamberlere de özellikle verilmiş.

Rahmetli babam anlatırdı; benim doğum sırasında ya da sonrasında aniden aklına gelmiş isim, düşünmeden, Rahmi Oruç diye. İsim gelmiş ve ramazanmış ve fazla irdelemeden kabul etmiş. Onun için ben bu kelimeye çok küçükten beri alışığım.

Bazı bilim insanları şöyle diyorlar, insanların otonom sistemi veyahutta otonom sistemin dışındaki sistemler şartlarla, biraz da dayatmayla, zorlamayla güneş ritmine uygun olarak gerçekleştirilmeye çalışılıyor, -sempatik ve parasempatik, tıbbi adı da bu. Sempatik ve parasempatik sistemler güneş ritmine göre düzenleniyor veya düzenlenmeye çalışılıyor. Mesela yemek, sabah kahvaltısı ve öğlen yemeği genelde güneş ritmi içinde gerçekleşiyor. Akşam yemeği genelde karanlık basarken olduğu için biraz geceye kayıyor, akşama kayıyor yani. Dolayısıyla iç organların iradeye bağlı olduğu tarafı ya da iradeye bağlı tarafının verdiği mesajla -mesela yemek yemekle, sıvı tüketmekle verdiği mesajla- parasempatik, irade dışı çalışacak olan organların da çalışması güneş ritminin sistemiyle alakalı olmuş oluyor.

Ramazan olup da oruç tutma veyahutta farklı bir şekilde oruç tutma olayına girdiğiniz zaman bu ritim değişiyor. Bu defa ritim ay ritmi oluyor. Ay ritmi olduğu için güneş ritmiyle şartlanmış olan organlar istirahate çekiliyor ve rejenerasyona, kendini yenilemeye başlıyor.

Biraz mevzuyu çeşitli renklere sokalım, değişiklik olsun. Bir adam yaşamış Neyzen Tevfik diye. Neyzen Tevfik ney üflüyor, edebiyat gücü çok fazla ve çok kaliteli şiir yazıyor fakat bu şiirlerin çoğu hiciv tarzında. Hiciv diye bir kelime var yani karşı tarafa hımm diyecek şeyler. Yani herkesin kolay kolay söyleyemeyeceği şeyleri söyleyebilen bir kişi.

Şimdi ona ait çok menkıbe vardır fakat Neyzen Tevfik’in hiciv tarzında enteresan şeylerden biri de aşırı alkol tüketmesidir. Ve alkolün felsefesini yapan bir insan. O kendisini ilgilendirir. Dolayısıyla başta doktorlar olmak üzere onun alkol tüketmesini tenkit eden çok insan yaşamış. Mesela zararlı olduklarını söyledikleri zaman ona ait bir hiciv yapıyormuş. Mesela bunu söylerken aklıma bir şey geldi: Doktor, sen diyorsun zararlı / Neyzen Tevfik diyor ki kararlı. Yani Neyzen karar vermiş, sana ne?

Bu Neyzen Tevfik’e yine birileri bir gün sitem ediyorlar: “Ya, bunun zararlı olduğunu biliyorsun. Niye bu kadar içiyorsun?” Neyzen Tevfik’in repertuarı geniş ya hemen oradan bir kart çekiyor. “Sen gemicilik bilir misin?” diye soruyor. Bilirim veya bilmem, orasını söylemiyor. Neyse, gemicilik tabirlerinde bir söz vardır: ‘kalafat’ derler. Eski demokrat parti zamanında bir bakan vardı, Emin Kalafat. Mesela soyadı kalafat. Yeni gençler bilmezler. Az bilirler yani, bilmezler demeyeyim de, belki bilen çıkar. Soyadı kalafattır oradan bilirler mesela. Neyse, nedir kalafat? Geminin tahta aksamı zamanla çürür, yani içine kurt girer, böcek girer. Dışarıdan görünmez midye bağlar filan Onu kalafata çekerler, gemiyi, yani tamire çekerler. Yani temizleyici madde ile onu temizlerler, boşluklarını doldururlar vs. Diyor ki, “Zaman zaman benim de içimde böyle böcekler oluşur. Ben de kendimi kalafata çekerim, alkolle yıkarım, temizlerim.”

Neyzen’in kalafatı o, ona da bir itirazımız yok.

Söz Neyzen’den açıldı bir hikaye daha anlatalım Neyzen’e ait: Rivayete göre Atatürk Neyzen ile çok ilgilenmeye başlamış. Bir gün davet etmiş. Malum, Atatürk de iyi içici, müşterek tarafları var. Atatürk anladığımıza göre espriyi de seven bir insanmış. İkisi de herhalde biraz demlenmişler -bu benim ilavem, yani bu diyaloğa girebilmek için onların demlenmeleri lazım- ve sohbet de derinleşmiş. Atatürk emir vermiş, orada bir er iki kova getirmiş. İki kova getirmiş. Bir kovaya su doldurmuş, bir kovaya rakı doldurmuş. Atatürk sormuş: “Buraya bir eşek getirsek hangisini içer?”

Yaşar Güvenç: Getirmişler de.

O.G.: Orasını sen anlat ben belki yeniden yazıyorum.

Y.G.: Tamam, peki.

O.G.: Neyzen demiş ki “Eşek getirin bakalım.” Eşek gelmiş. Eşek su içmiş. Atatürk sormuş: “Neyzen neden böyle oldu?” Neyzen de, “Eşekliğinden.” demiş, “Eşek olmasaydı rakı içerdi.”

Neyse, şimdi biz buradan tekrar konumuza dönelim. Ay ritmine girdiği zaman vücut, o istirahate çekilen organlar şöyle bakarlarmış, “Ya, ben bu kadar hizmet ettim biraz da kendimi toparlayayım, yenileyeyim” diye. Başlarmış kendisiyle meşgul olmaya.

Dünkü sohbeti hatırlıyor musunuz? Bilgisayarın kendi kendini tamir etme sisteminden bahsetmiştim. Şimdi henüz bilmiyorum çalışıyor mu, ama herhalde olur.

Hülasa, şimdi her organın kendine göre bir hücre yapısı var, her organ ve organ grubundaki hücrelerin. Mesela diyelim ki parmak hücreleriyle kol hücresi farklı. Her birinin frekansı farklı. Strüktürü, yani yapı malzemesi farklı. Her birine ait kod farklı. Dolayısıyla bir organ topluluğu kendini rejenere etmeye başladığı zaman, otonomi söz konusu oluyor. İşte bu sinir sistemi, merkezi sinir sistemine bağlı olan sistemlerin, bizim istemimiz dışında çalışanlarının da bu rejenerasyondan fayda sağladığı ileri sürülüyor. Parasempatik sinir sistemi denilen sistemle. Mesela bu sistemler kendi kendine çalışırlarken dıştan bir müdahaleye pek cevap vermezler.

Mesela bizim bir kedimiz var, Akpakçık, içeri girerken selam vermeden girer. Yahu Akpakçık bir selam ver, yok, bak bak bak, çıkarken de selam vermeden gider. Şimdi bu da buna benzer sistem. Kendi otonomisi içinde diğer sistemlerle alakalı değil. Fakat mesela müzikten etkileniyorlar parasempatik, buna ait yapılan çalışmalar var. Başka bir şeyden etkilenmediği halde müzik onu etkiliyor. İşte oruç tutulduğu zaman ay ritmine girildiğinde bundaki rejenerasyondan bu parasempatik sistemler de etkileniyor. Buna delil olarak da az önce söylediğim internetteki Japon doktorun ifadesi. Bütün vücud şüphesiz rejenere olabiliyor üç günlük oruç tutmakla.

Hz. Peygamberin hayatına bakacak olursak, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutarmış. Yani üç ayların ve ramazanın haricinde. Soruyorlar, neden pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutuyorsun diye. Cevap şu: ben amellerimi, yani yaptıklarımı, Cenabı Allah’a pazartesi ve perşembe günleri sunarım ve oruçlu olmayı isterim.

Halvet yapan arkadaşlar bazen sorarlar: biz halvet sırasında oruç tuttuk, sonrasında ne yapacağız diye. İşte pazartesi ve perşembe devam edin, mesela. Pazartesi oruç tutacağın zaman zaten pazardan hazırlanıyorsun, düşünce ve duygu sistemine giriyor, pazartesi tuttun, zaten meşgulsün. Salı günü de onun etkisini görüyorsun. çarşamba da zaten perşembe’nin hazırlığı. Perşembe tuttuğun zaman etkisi Cuma gününe gidiyor, ama zaten Cuma müminlerin bayramı, o gün oruç tutmak gerekmiyor, cumartesi pazar da zaten tatil, işte çıktı bitti iş, ne oldu bütün hafta oruç tutmakla kafan meşgul. Niyet amelden hayırlı mı? Hayırlı. Zaten o düşünceden ayrılmadığın için niyet içindesin. Ameli de Pazartesi, Perşembe yaptın, niyetin de devam ediyor, o zaman tamam.

Ama, yedi gün oruç tutarsan devamlı, o zaman… Baklavanın hükmü geçti artık, başka bir şey koyalım oraya… ekmek kadayıfı olabilir veya ayva tatlısı… kaymaklı.

Geçen hafta sonu İspanya’da idik, bunun sohbeti oldu da, sohbette ayva tatlısından (İspanyolca- membrillo) bahsettik, evde varmış bir parça getirdiler, burada, daha yiyemedim. Çok küçük, sizinle paylaşmak isterdim ama, değmez yani.

Evet şimdi oruç tutma yolculuğunda bunları böyle yavaş yavaş paylaşmaya başladık fakat şifahane kervanından da oruç tutmakla ilgili bir iki söz zuhur ederse düşünekoysun, paylaşabiliriz bunu da.

Şimdi o düşünene kadar biz yine oruç tutmanın fazileti üzerine konuşmaya devam edelim. Belki hayatında oruç tutmakla ilgili bazı hatıraları olan kişiler vardır, ha şöyle bir şey başıma gelmişti, şöyle bir şey hissettim filan, varsa onu dinleyelim, paylaşmanın tam zamanı.

Şefika B.B.: Çocukluğumuzdaki en güzel anı sahurdu. Davullar, hep beraber ailenin uyanması, hazırlıklar ama çocuklara tutturmazlardı o zaman biz de çok imrenirdik, bize de tekne orucu tuttururlardı.

O.G.: Bir de yarım oruç vardır, evet.

Y.G.: Ramazan akşamları çocukların -çocukken bizler- sokağa çıkma serbestliğinin olması. Akşamları, geceleri gidip atom alıp patlatmak. Atom nedir söyleyeyim mi? Şöyle kağıt alırsın, ambalaj kağıtları vardır ya, kalın üçgen şeklinde yapar. İçine barut koyar, muska şeklinde yapıştırır. Çok özel bir şekilde de fitil yapar, bu fitilin sırrını söylemeyeyim, bilmem kaç tanesi bilmem kaç kuruşa satılır. Adamcağız bu şekilde geçinir. Fitil tutuşturulur, 15-20 sn. sonra patlar pat diye, akşam öyle zevkleniriz.

O.G.: Bunu duyanlarda ha ramazan içindeyiz diye düşünürler.

Evet peki o zaman Mesneviden bir sayfa açalım Yaşar Abi bize birden altıya kadar bir sayı söylerse…

Y.G.: Altı geliyor.

O.G.: Altı, peki. Hz. Mevlanaya müracaat ediyoruz. Açtığımız sayfa 208,fakat konubaşı bir sayfa, önce 207’den başlayacağız. 3014 beyit numarası.

Bir adamın Tebriz muhtesibinden aylığı vardı. O aylığa güvenerek borç etmişti. Muhtesibin ölümünden haberi yoktu. Hâsılı onun borcunu kimse vermedi, yine o ölmüş olan muhtesip verdi. Nitekim demişlerdir: Ölüp rahatlaşan ölü değildir, Ölü, yaşadığı halde ölen kişidir

Bir yoksul borçlanmış, civar memleketlerden kalkıp Tebriz’e gelmişti. Dokuz bin altın borcu vardı. O vakit de Tebriz’de Bedrettin Ömer, muhtesipti…

O.G: Yani hesapçı herhalde.

Bu öyle bir erdi ki gönlü âdeta bir denizdi. Her kılı bir Hatem kesilmişti. Hatem, dünyada olsaydı ona yoksul olur…

O.G: Herhalde hatem de cömert anlamında.

Hatem, dünyada olsaydı ona yoksul olur, önüne baş kor, ayağına toprak olmayı canına minnet bilirdi. Birisine bir deniz dolusu iyi su verse o vergisinden utanırdı. Bir zerreyi doğu güneşi haline getirse bu ihsanı bile kendisine lâyık görmezdi. O garip, muhtesipten bir kerem umarak gelmişti. Çünkü o, gariplere bir dost, bir hısım olmuştu âdeta. O garip kişi de âdeta onun kapısına kapılanmış, ihsanını umarak tekrar borç etmeye başlamıştı. O kerem sahibine güvenerek, onun vergilerini umarak borçlanmaktaydı. O ümitle bir hayli borca girmede, o huyu kerem ve ihsandan ibaret olan zatın lûtuf denizine dayanarak şundan bundan borç almaktaydı. Borç verenlerin suratları asılıyor, o ise o ululuklar, keremler bahçesinin lûtfuna güvenerek gül gibi gülüyordu. Birisinin sırtı, Arab’ın güneşinden kızışırsa artık ona Ebuleheb’in kızgınlığından ne gam? Bir adam bulutla sözleşti mi sakaların suyuna muhtaç olur mu artık? Tanrı elini bilen büyücüler, bu ele, bu ayağa el, ayak derler mi hiç? Aslana güvenen tilki, yumruğu ile kaplanların bile kellesini kırar!

Tanrı razı olsun, Cafer’in, tek başına bir kaleyi zapt etmeye gelmesi, kaleye sahip olan padişahın onu alt etmek için vezirle görüşmesi, vezirin padişaha  “Kaleyi teslim et”. Bilgisizlikle hiddete kapılma. Çünkü bu adam, Tanrı’dan kuvvet bulmada. Tanrı onun ruhuna pek büyük bir ordu ihsan etmiş ve saire” demesi.

Cafer, tek başına bir kaleyi zapt etti. Kale, onun sonsuz ve kurumuş dudağına bir yudumcuk suydu. Bir tek atlı, yürümüş, kaleye kadar gelmiş, savaşa hazırlanmıştı. Kaledekiler ürküp kapıyı kapattılar. Kimsede karşı duracak cüret yoktu. Gemidekilerin ne hadleri vardı ki timsaha karşı koysunlar.

Padişah, vezire yüz çevirip “Seninle danışıyorum, böyle bir zamanda ne çare var, ne yapalım?” dedi. Vezir dedi ki: Kibri, hileyi bırakıp eline bir kılıç al, boynuna bir kefen at, huzuruna git. Padişah peki ama dedi, bu tek bir kişi değil mi? Vezir, doğru, fakat onun tek oluşunu görüp de bunu ehemmiyetsiz bulma. Gözünü aç, kaleye dikkat et. Önünde cıva gibi titreyip durmada. O ise eyerin üstüne öyle bir oturmuş ki sanki doğudakiler de onunla berabermiş, batıdakiler de. Hiçbir şeye aldırmıyor.

Birkaç fedai, ona saldırdı; kendilerini onun önüne attılar. Fakat hepsini de gürzüyle mahvetti. Hepsi de onun atının ayakları altına baş aşağı düştüler. Tanrı kudreti, ona öyle bir ordu vermiş ki tek başına bir ümmete saldırıyor. Gözüm, o eri görünce sayı çokluğu gözümden düştü. Yıldızlar çoksa da güneş birdir ve bütün yıldızlar da onun önünde darmadağın olur, görünmezler. Binlerce fare baş kaldırsa kedi, ne korkar, ne çekinir. Nasıl olur da fareler, toplanıp kedinin karşına çıkarlar? Onlarda böyle bir yürek yoktur ki. Topluluk, suret bakımından olursa beyhudedir. Kendine gel de Tanrı’dan mâna topluluğu iste. Topluluk, bedenlerin çokluğundan meydana gelmez. Cismi de isim gibi yel üstünde durur bir şey bil! Farelerin yüreklerinde topluluk kudreti olsaydı kızarlar, gayrete gelirlerdi de birkaç tanesi bir araya gelir. Fedai gibi aman vermeden kediye saldırırdı. Bir tanesi gözünü ısırır, oyar, öbürü kulağını dişleyip yırtar, Bir başkası yanını delerdi. Kedi bu topluluktan kurtulamazdı. Fakat farede topluluk için yürek yoktur. Kedinin sesini duydu mu aklı başından gider. Hilebaz kedinin önünde kuruyup kalır. İsterse farenin sayısı yüz bin olsun ne çıkar? Koyun sürüsü çok olmuş kasaba ne gam? Akıl çokluğu uykuyu def edebilir mi?

Mülkün sahibi Tanrı’dır. Topluluğu o verir, bu yüreği o ihsan eder de aslan, yaban sığırı sürüsüne atılır. On çatallı boynuzları olan yüz binlerce yiğit geyik aslanın saldırışına karşı, âdeta yok olur.

Mülkün sahibi O’dur. Bir Yusuf’a güzellik saltanatını verir de onu ak buluttan yağan lâtif yağmura döndürür. Bir yüze bir yıldız parlaklığı ihsan eder de koca bir padişah bir kızın kölesi kesilir. Bir başkasının yüzüne kendi nurunu verir, o adam, gece yarısı her iyiyi her kötüyü görür.

Yusuf’la Musa, Tanrı nuruna sahip oldular, yüzlerinde, gönüllerinde o nur parladı. Musa’nın yüzü, öyle bir nur saçtı ki nihayet yüzüne bir nikap tutturmaya mecbur oldu.Yüzünün nuru âdeta hücum eden yılanın gözünü zümrüt nasıl alırsa gözleri öyle almaktaydı. Musa, o kuvvetli nuru örtmek üzere Tanrı’dan nikap istedi. Tanrı da o nikabı, yürü, var, kiliminden yap. Çünkü o, emniyet sahibi bir ârifin elbisesidir. O elbise Tanrı nurundan bir sabra nail olmuştur, dokumasında can nuru vardır. Böyle bir hırkadan başka bir şeyle korunamazsın. Nurumuza, ondan başka hiçbir şey tahammül edemez. Kafdağı bile o nura mâni olmaya kalkışsa o nur, Kafdağı’nı da Tur gibi parçalar dedi. Erlerin bedenlerine Tanrı kudretinin yüceliği öyle bir tahammül vermiştir ki neliksiz niteliksiz Tanrı nuruna dayanırlar.

O.G: Şimdi bunu oruç tutmakla bağdaştıralım. “Erlerin bedenlerine” diyor, “Allah öyle bir güç vermiştir” diyor. Hani bazıları düşürür ya, oruç tutarsam ben ne yapacağım, yemek yemezsem, mineral almazsam, protein almazsam… ühü ühü ühü…

Tur dağının zerresine tahammül etmediği nur, Tanrı kudretiyle bir sırçayı yer eder. Kandil duracak yer ve bir sırça kandil, Kafdağı ile Tur’u paramparça eden nura mekân olur. Onların bedenlerini kandil konacak yer, gönüllerini de sırça bil. Bu kandilin nuru, arşa da vurur, göklere de. Arşın ve göklerin nuru, bu nura karşı şaşırıp kalır, kuşluk çağındaki yıldız gibi yok olur gider.

Peygamberlerin sonuncusu, bunu hiçbir an zevali olmayan padişahlar padişahından nakletmiştir.

O.G: Yani batmayan, cenab-ı mevla’dan bahsediyor.

Tanrı demiştir ki: Ben göklere, boşluğa, yüce akıllarla nefislere sığmadım da, konuk gibi vardım, müminin gönlünde keyfiyetsiz, mahiyeti anlaşılmaz bir şekilde yurt tuttum, oraya konuk oldum.

O.G: Birkaç gündür konuştuğumuz konu.

Bu gönül vasıtası ile yücelerde bulunanlar da benden padişahlıklar, baht ve devletler bulurlar, aşağıda bulunanlar da. Böyle bir ayna olmadıkça güzelliğinden hiçbir şey görünmez, ne yeryüzünde, ne de zaman içinde nurum tecelli etmez. İki âleme de merhamet atını sürdüm de geniş bir ayna [oluşturdum]. Her an bu aynadan elli düğün halkı doyar. Aynayı işit fakat nasıldır sorma!

Hâsılı, Musa’da bu elbiseden nikap yaptı, yüzünü örttü. Çünkü o ay gibi parlak nurun tesirini anlamıştı. Elbisesinden başka bir şeyden nikap yapsaydı, sağlam ve yüce bir dağ olsa, hatta dağdan da sağlam bulunsa yine paramparça olurdu. Tanrı nuru demir duvarlardan bile geçtikten sonra, artık nikap ona ne yapabilir? O nikap, hararetli bir ârifin coşkunluk zamanında hırkasına benziyordu âdeta. Kav, önce yakılır, alıştırılır da ondan sonra ateş olur.

O doğru yolu gösteren nurun aşkıyla Safura, iki gözünü de yele verdi. Önce bir gözünü kapatıp baktı, Musa’nın gözündeki nuru görünce o gözü uçtu, kör oldu. Ondan sonra sabrı kalmadı, o gözünü de açıp baktı, öbür gözünü de o ayın uğruna harcadı. Savaş eri de önce yoksullara ekmek verir. Fakat ibadet nuru ona vurdu mu canını bağışlar.

O.G: Ne diyor -ı Cenab-ı Allah, bütün ibadetler sizin içindir, yalnız oruç benim içindir. Evet.

Fakat ibadet nuru ona vurdu mu canını bağışlar. Bir kadın Safura’ya, “O nergis gibi gözlerin elden gitti, acıklanıyor musun?” diye sordu. Safura dedi ki: Yüz binlerce gözüm olsaydı da hepsini feda etseydim. Fakat ne fayda, yok ki! Buna acıklanıyorum. Göz pencerem, ayın nuru ile yıkıldı ama ay, define gibi bu yıkık yeri yurt edindi. Define, artık bu yıkık yurdu, ev mi, dam mı, düşünmeye vakit bırakır mı hiç?

Yusuf sokaktan geçerken yüzünün nuru her evin kafesinden içeriye vururdu. Evdekiler, Yusuf bir yere gidiyor yine derlerdi. Köşede bucakta oturanlar da duvarda bir nur gördüler mi Yusuf’un geçtiğini anlarlardı. O tarafta penceresi bulunan ev, Yusuf’un geçişinden ululanır, şeref bulurdu. Hadi Yusuf’un geçeceği tarafa bir pencere aç da oraya otur, seyrine bak! Âşık olmak, o yana bir pencere açmaktır. Çünkü gönül, dostun cemali ile aydınlanır. Şu halde daima sevgilinin yüzüne bak. Babacığım, dinle, bu senin elindedir. Gönüllere girmeye yol bul, başkalarını düşünmeyi bırak. Kimya elinde, deriyi bununla tedavi et de bu sıfatla düşmanları kendine dost edin!

O.G:  “Deriyi bununla tedavi et” dediği zaman; Şefika bir rüya görmüş rebab deri hastalıklarına iyi geliyormuş, haberiniz olsun.

Şefika B. B.: O vertigo Oruç Abi.

O.G: Evet, peki.

Güzelleştin mi o güzele ulaşırsın da o ruhu kimsesizlikten kurtarır.

O.G: Güzelleştin mi güzelliğe ulaşıyorsun… O halde güzelleşmek, ama makyajla değil.

Onun rutubeti can bahçelerini besler ve yetiştirir.

O.G: Makyaj da olur. Mesela Hz. Peygamber sürme çekiyordu fena değil ama rujdu bilmem neydi filan onlara hiç gerek yok. Ayarında ve tabi malzeme olursa eyvallah.

Güzelleştin mi o güzele ulaşırsın da o ruhu kimsesizlikten kurtarır. Onun rutubeti can bahçelerini besler yetiştirir, soluduğu anda  ölmüş kişiyi diriltir yalnız aşağılık cihan saltanatını vermez. Yüzbinlerce çeşit çeşit saltanatlar bağışlar, Tanrı Yusufa güzellik saltanatını bağışlamakla beraber bir de ders vermeden meşk etmeden rüya yorma sanatını bağışlamıştır.

O.G: Hz. Yusufta işte bu özellik var rüya yorma sanatı.

Güzelliği onu zindana çekti, bilgisi de zuhal yıldızına denk yüceltti onu. Bu bilgi ve hüner yüzünden padişah ona kul oldu. Bilgi padişahlığı güzellik saltanatından da üstün oldu ve takdir edildi.

O.G: İki gündür ne anlatıyoruz? Bilgi, bilgi,bilgi.

Bilgi padişahlığı güzellik saltanatından da üstün oldu ve taktir edildi.

O.G: Şimdi Kuranı Kerimde Cenabı Allah der ki insanın güzelliği sözünün güzelliğidir. Nedir bu? Sözü söylemek için bilgi gerekir. Sözü söylemenin güzelliği de rahmani oluşudur. Yıkıcı değil yapıcı olması.

Bulabildin mi? Son söylediklerimden bir şey anladınsa kısa bir özet yapıver. Bilgi ile alakalı olanlar

Şimdi burada konu başı olan borçlu adamın hikayesi baya uzun. O sayfalar sayfalar gidiyor, ona başka zaman devam ederiz. Bugünkü kısmetimiz buymuş diyelim. Bilgi ve güzellik kıstası çok önemli.

Şimdi Almanca dinlemek istemeyenler istirahat edebilir ama Almanca dinlemek isteyenler var. 207 den başladık 209’un sonuna kadar, 211 sonuna kadar bitiş yeri 3105 sonunda bitiyor.

Şöyle yapalım. İngilizce dinleyecekler şu arkadaki yere geçsin, masaya geçsin ve orada dinlesinler. Ötekiler kendi işlerine baksın. Bu sohbeti bununla tamamlayalım çünkü zaten yemek için hazırlığa geçicez.

Bir dakika, bir dakika şifahanelerden bir şey çıktı mı?

Beyza Akyüz: Vakti zamanında memleketin birinde bir rehber ve onunla birlikte yolculuk yapan genç bir delikanlı varmış, bunlar uzun yıllar birlikte yol gitmişler dağ, tepe, nehir ülkeler aşmışlar. Fakat sonunda rehber yorulmuş, büyük bir ağacın altında gel şurada dinlenelim demiş.

Ağacın altına oturduklarında bakmış ki rehber susamış. Yanlarında da bir matara varmış ileride de bir çeşme görmüş. Sen şu matarayı al git şu çeşmeden bize su doldur getir demiş.

Delikanlı matarayı almış ilerdeki çeşmeye gitmiş. Çeşmeye gitmiş ama bakmış orası bir köy, bayağı evler var çeşmede de sıra var. Sırada da güzel güzel kızlar var. Özellikle de ilk sıradaki kız çok güzelmiş daha ilk görüşte aşık olmuş. Ne yapmış etmiş, o çeşmedeki suyu filan unutmuş kızın evini öğrenmiş. Kızla tanışmaya çalışmış gece gündüz kapısında yatmış.

Sonunda kızla tanışmayı başarmış kız da delikanlıya aşık olmuş. Bunlar birlikte biraz tanış olduktan sonra babasına açılmışlar. Babası da bakmış ki iki genç birbirine aşık. Onlara karşı çıkmamış evlenmelerine razı olmuş.

Bunlar evlenmişler kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Delikanlı ve genç kız kırk gün kırk gece düğünden sonra evlenmişler ve bunların üç tane zamanla çocukları olmuş. Çocuklar büyümüşler zamanla iş güç sahibi olmuşlar ve teker teker evi terk etmişler. Delikanlı yaşlanmış, genç kız yaşlanmış. O kadar yaşlanmışlar ki genç kız delikanlıdan önce tabi artık o yaşlı bir kadın vefat etmiş. Genç kızın anne ve babası da vefat etmiş. Cocuklar zaten evden gitmiş. Bizim delikanlı yani o artık yaşlı bir adam evde yapayalnız kalmış.

Bir gün bakmış evde su bitmiş bidon gibi bir şey ararken evde matarayı bulmuş yıllar önce rehberin ona verdiği, hemen çeşmeye koşmuş matarayı doldurmuş. Ağaç, bakmış, hala aynı tepede duruyor. Koşa koşa elindeki matarayla ağacın altına gitmiş bakmış rehber hala orada oturuyor, delikanlıyı yani artık yaşlı adamı görünce demiş ki nerede kaldın evladım? Ben de az kalsın telaşa kapılacaktım.

Şimdi bunu oruçla bağlarsak ben çocukluğumdan beri hep oruç tutmayı çok seviyordum, üniversitede Pazartesi ve Perşembe günleri hep oruç tutardım ama ne zaman ki İstanbula geldim çalışmaya başladım dedim ben çalışıyorum, çok yoruluyorum, acıkıyorum oruç tutmayı yıllarca bıraktım. Sonra yıllar sonra bir gün orucu tekrar hatırladım.

O.G: Kaç çocuk, üç çocuktan sonra mı?

B.A.: Allaha şükür o kadar değil. Koşa koşa ağacın altına gittiğimde oruç hala orada durmuş beni bekliyordu.

O.G: Çok güzel, teşekkür ederiz. Çok anlamlı çok güzel.

Şimdi zaman geliyor, hemen sen şu arkaya alıyorsun İngilizce dinlemek isteyenleri, Mesnevi orada devam ediyor. Ezandan biraz sonra da inşallah yemeğe başlayacağız.

Sağolun.


Rahmi Oruç Güvenç
24 Mayıs 2017
Yalova, Gökçedere

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.