Gün 51 – Zariyat suresi

Demek ki bu kişiler iyilik ve güzellik sergilemişler, ihtiyaç sahiplerini, yoksulları, kollayan, koruyan, onlarla paylaşım yapabilen kişilerdir.

Aşağıdaki metin  Rahmi Oruç Güvenç tarafından, 21 Haziran 2017 günü, Yalova, Gökçedere’de süren 114 gün 114 Gece sema etkinliği sırasında yapılan bir konuşmadan deşifre edilmiştir.

Kuran alıntıları ağırlıklı olarak Yaşar Nuri Öztürk tefsirinden yapılmıştır.


Rahmi Oruç Güvenç: Selamünaleyküm, hayırlı akşamlar. Ramazanın sonuna yaklaşırken, semamızda elli bir mi oldu elli iki mi… elli birinci günü bütün hızımızla devam ediyoruz. Allah’ın izniyle yüz on dördü tamamlamak nasip olur inşallah. Her gün Kur’an’ı Kerim’den bir sure üzerine tefekkür ediliyor, orijinal şeklinde okunuyor, Türkçe açıklaması yapılıyor ve anlaşılma yoluna gidiliyor.

Kur’an alemler için bir zikirdir. O zaman yalnız bizim dünyamıza ait değil, bütün dünyalar ve alemler içinde önemli bir bilgi kaynağı olmuş oluyor. Hakikaten derinlemesine bakılıp anlaşılması yönüne gidince bir çok bilimin Kuran-ı Kerim’de işaret edildiğini görüyoruz.

Yedinci ayete baktığımızda ilginç bir ifade var (51/Zariyat). Yaşar Nuri Öztürk’ün tefsirine göre “yemin olsun o ahenkli yollar taşıyan göğe” diyor. Şimdi aynı ayet Diyanet İşleri Başkanlığı tefsirinde “yollara sahip göğe andolsun ki” olarak geçiyor. Devam ediyoruz. Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsiri “yollara sahip göğe andolsun ki” diyor. Son iki tefsirde baştaki ahenk zevki yok. Peki, Arapçasının Türkçe yazılış şekli “ves semai zatil hubuk” diye geçiyor. Buradaki açıklamayı üç ayrı tefsir farklı şekilde gösteriyor.

Tefsir, anlam bulabilmek, manayı daha iyi kavrayabilmek bir erdem, bir olgunluk işi ve bir görüş açısı konusudur. Yaşar Nuri’nin tefsirine göre, hüküm verme, anlayış içinde yola çıktığımızda, ahenkli yollar taşıyan gök kavramı çıkıyor. Acaba ahenkli bir yoldan kasıt ne olabilir diye düşünüyorum. Ahenk dediğimiz zaman, uyum aklımıza geliyor. Uyumda çatışma yok, kavga yok, hatta tartışma yok. O zaman İsmail’in de hocası Prof. Öznur Hanım şuna işaret ediyor: Kuran-ı Kerim’de korku diye tefsir edilen birçok ayetin esas anlamı sakınmak. E bu da ne oluyor? Bir self inisiyatif var, kişinin kendine mahsus bir inisiyatif kullanması var. Şimdi bunu korkuya tahvil ettiği, dönüştürdüğü zaman korkulu bir din anlayışı gelmiş oluyor, korku veren bir din, tehdit eden bir din. Halbuki böyle değil. Daha besmeleden itibaren Allah, cenab-ı Allah, merhametini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Kuran-ı Kerim’e bakarken, bu açıdan bakmamız söz konusu.

On yedinci ayette “gecenin pek azında uyumaktaydılar” diyor, bazıları için. On beşinci ayette de bunların kim olduğunu söylüyor. Şu da bir gerçektir ki sakınıp korunanlar bahçelerde ve pınar başlarındadır. On altıncı Ayette de “Rablerinin kendilerine verdiğini almış kişiler” olarak geçiyor. Demek ki rablerininin verdiğini alamayan kişiler de var. Bunlar alabilmiş kişilerdir, daha doğrusu layık olmuş kişiler.  Devam ediyor: “doğrusu onlar bundan önce de iyilik ve güzellik sergilemekteydiler”. İyilik ve güzelliği biliyordu demek ki bu insanlar. Gecenin pek azında uyumaktaydılar.

On sekiz; “seher vakitlerinde af dilemekteydi onlar.” yani istiğfar ederlerdi. “Mallarından yardım isteyen ve mahrum olanlar için bir hak vardır.” O zaman paylaşımcı kişiler oluyor bunlar – yardım isteriz ondan, yardım isteyelim. Ve o da güzel yardım isteyelim der ama istemeyip sıkıntı duyan da vardır, o da çok önemli… yani sıkıntısını dile getiremez. İstemeyenler için de böyle bir hak var. Demek ki bu kişiler iyilik ve güzellik sergilemişler, ihtiyaç sahiplerini, yoksulları, kollayan, koruyan, onlarla paylaşım yapabilen kişilerdir.

Ve yirminci ayet; “yeryüzünde ayetler vardır, görürcesine bilenler için.”

“Benliklerimizin içinde.” Burada kesinlikle hem içimizde hem dışımıza işaretlerin olduğu açık bir şekilde gösteriliyor. Fakat ne diyor; görürcesine bilenler için. O halde şifre çözmek söz konusu. Veyahut da neyi nasıl değerlendirebileceğimizin altyapı malzemelerini hazırlayıp, bilmek gerekiyor. Diğer ayetler genelde Peygamber kıssalarından bahsediyor.

Elli sekizinci ayette “hiç kuşkusuz Allah Rezzak’tır, bol bol rızık verir, kuvvet sahibidir, metindir, güçlü ve dayanıklıdır” deniliyor. Yani bu surede, Esma-ül Hüsna’dan Rezzak ve Metin isimlerinin zikredildiği gösteriliyor.

Şimdi bu ayet, bu sureyle Kadir Gecesi’nin çakıştığını düşünelim. Kadir Suresinde Cebrail aleyhi’s-selam ve meleklerin gökten yere tenezzül buyurdukları zikrediliyor, Allahlın izniyle. Ve gün ağarana kadar esenlik olduğunu söylüyor. Şimdi rızık, Rezzak; Rezzak, rızık veren olduğuna göre bu esenlikte insanlar için, varlıklar için mutlaka bir bağış, bir hediye oluğu anlaşılabilir. Cebrail aleyhi’s-selamın özelliklerinden birisi de metin oluşu, güçlü oluşudur. Necm suresinde Cebrail aleyhi’s-selamdan böyle bahsediliyor: çok kuvvetli, güçlü birisi refakat etti. Ve bu suredeki iki isimle Kadir suresi çakışıyor.

Bu gecenin Kadir Gecesi olup olmadığı tartışılıyor. Rivayete göre Hazreti Peygamber Kadir Gecesinin ramazanın son on günü içinde aranmasını tavsiye ediyor. Tabii orada, en yakınındakiler daha fazla bilgi istiyorlar. Tek gecelerden biri olduğu söyleniyor. Yirmi yedinci dendiği zaman da Hazreti Peygamber tebessüm ediyor. İşte o zamandan beri de yirmi yedisinin Kadir Gecesi olduğu yönünde ittifak -veya görüş yakınlığı- var.

Biz küçükken anlatılırdı: büyükler, özellikle köyde yaşayanlar, ağaçların üstüne çıkıp kadir gözlerlermiş göğe bakıp, sabahlara kadar. Hatta öyle inançlar gelişmiş ki, kadir ziyarete gelir diye bütün yolcuları, misafirleri kadir gözüyle görürlermiş o gece. Ayrıca kültürümüzde kadir kelimesi kadirli, kıymetli anlamına da gelir.

Biz şimdi buradaki işarete uyarak Rezzak ve Metin isimleri üzerine biraz çalışalım. Destur, Ya Rezzak Ya Metin.

Bazı arkadaşlar soruyorlar; bu işaretleri nasıl anlayacağız, nasıl takip edeceğiz diye. Bu dünkü konuştuğumuzu hatırlatır bize: yakınlık. Yakınlık arttıkça işaretleri tanıma şansı da artar. Allah’a yakınlaştıran her şey yakınlık malzemesidir. İnsanlar arasında nifak oluşturan, kavga oluşturan, yarış oluşturan, haset-kıskançlık oluşturan, gazap oluşturan davranış ve düşünceler de yakınlık değil uzaklık oluşturan hallerdir. Bu yakınlığın formüllerini anlamak için de evliya menkıbelerini tetkik etmek, onlardan istifade etmek güzel bir metottur. Onların karşılaştıkları olaylara ait verdikleri hükümler bugün için de geçerlidir, çünkü aynı olaylar bugün de yaşanıyor.

Hz. Peygamberimiz bir gün dostlarla, yani ashapla yürüyormuş. Yolda bir kadavra görmüşler (kadavra, ceset, hayvan cesedi). Hz. Peygamberin yanındakiler kadavradan uzaklara doğru gitmeye başlamışlar. O ise “durun” demiş, “gelin bakalım”. Kadavranın yanına götürmüş bunları, “bakın” demiş, “ne güzel dişleri var.”

Biz bunu yıllar önce okuduk ve bugün de okuyup konuşuyoruz.

Bir gün Antalya’dan İstanbul’a hareket ettik, geliyoruz arabayla. Yolun kenarında bir kurukafa gördük, hayvan kurukafası. Durdurduk arabayı, indik. Hz. Peygamber’in sözü aklımıza geldi. Hani bir tabir vardır; inci gibi dişler -bunun en iyisini Suzan hazırlıyor. Hakikaten estetik olarak harika dişler kadavrada.

Şimdi burada onu görebilmek önemli. Allah güzeldir, güzeli sever deniyor. Her şeyde o güzellik var. O güzel tarafı görmeye kendimizi eğiterek ulaştığımız zaman, haliyle işareti değerlendirmeye doğru gidiyor.

Madem Rezzak’tan bahsedildi, bir rica edelim Suzan’dan, bir sayfa açalım bakalım. Kazancı ana olarak, şu an Rezzak işlerine o bakıyor. Ariflerin Menkıbeleri, 144. Sayfa 31. Menkıbe:

“Yine nakledilmiştir ki bir gün Mevlana hazretleri Şeyh Selahaddin-i Zerkub’un dükkanında oturmuştu, Allah razı olsun. Dostlar da dükkanın çevresinde halka olmuş ilahi bilgiler ve sırlarla meşgul oluyorlardı. Birdenbire ihtiyar bir adam göğsünü döverek ve ağlayıp sızlayarak içeri girdi. Hz. Mevlana’nın ayağına kapanıp hüngür hüngür ağladı ve “yedi yaşında bir çocukcağızım vardı. Onu çaldılar. Kaç gündür baş açık ve yalın ayak aramaktan dermansız bir hale geldiğim halde onu bulamadım” dedi. Bunun üzerine Hz. Mevlana büyük bir hiddetle şöyle söyledi; “Tuhaf şey! Bütün varlıklar tanrıyı yitirmişler, onu hiç aramıyor ve onun için de bir istekte bulunmuyorlar. Ne göğüslerini, ne de başlarını dövüyorlar. Sana ne oldu da göğsünü dövüyorsun? Senin gibi bir ihtiyar kendi çocukcağızının özlemiyle harap ve sefil oluyor. Neden bir an tanrını aramıyor ve yardım istemiyorsun ki, kaybolmuş Yusuf’unu Yakup gibi bulasın?” buyurdu. Derhal çaresiz kalan ihtiyar tövbe etti ve göğsünü kapamağa başladı. Tam bu sırada onun kaybolan çocuğunun bulunduğu haberi geldi. O gün o kadar insan aşık ve mürit oldu ki hesaba gelmez.”

Şimdi buradan kısa bir neticeye varacak olursak, herhangi bir konudaki sıkıntımızın bizi üzmesi yerine, sıkıntının çözülmesi için Allah’a yönelmemiz tavsiye ediliyor. Peki, şimdi devam edelim, Koçaklardan en küçük sensin herhalde değil mi? Peki sen bir numara söyler misin bize birden altıya kadar? (üç), Üç numaralı Mesnevi’ye bakalım… Açtığımız sayfa 170-171. Birçoğumuzun hatırlayacağı bir menkıbe bu; Davut Peygamber. 170-171. sayfa, 2315 beyit sayısı, başı uzun ben özetleyeyim:

Vakti zamanında bir adam varmış. Bu adam dua edermiş Allah’a, “Bana kolay rızık ver.” Hani Rezzak ya. Bir gün bahçesine bir öküz girmiş, çok sevinmiş, demek dualarımı kabul etti diye. Bir güzel öküzü kesmiş, yemiş. Ondan sonra öküzün sahibi gelmiş. Demiş, “öküz benim.” Adam da demiş, “Ben dua ettim, Allah gönderdi.” İkisi çekişmeye başlamışlar. O zaman da yönetici Davud Peygamber, ona gidip olayı anlatmışlar. Davud Peygamber ikisini de dinledikten sonra “Ben”, demiş “bunun çözümü için halvete gireceğim.” Ve halvete girip kaç gün kaldıysa, halvetten çıktıktan sonra ikisini de çağırmış. Öküz sahibine demiş ki “Sen bu davadan vazgeç.” Fakat adam demiş ki “olmaz, öküz benim.” Davud Peygamber demiş “Sen vazgeç senin için daha hayırlı.” Fakat adam ısrarlı. Bu defa Davud Peygamber’in aleyhine konuşmaya başlamış. İşte öyle bir yerden şimdi açmış olduk.

“Çeke çeke Davud Peygamber’in yanına kadar götürdü. “ Gel bakalım zalim ahmak.”

Yani bu öküz sahibi bunu yapan, öteki adamı getiriyor.

“Saçma sapan lâfları bırak azgın herif. Aklını başına al, kendine gel! Bu ne çeşit dua? Âlemi bana da güldürme, kendini de maskara etme!” diyordu.

Adam “Ben Allah’ya dua ettim, feryad ü figan ederek nice kanlar yuttum. İyice biliyorum ki duam kabul edildi. Sen gayri ey kötü sözlü, var, başını taşlara vur ” dediyse de Adam “Müslümanlar, buraya gelin de bu herifin yavelerini duyun! Müslümanlar, Allah için olsun söyleyin… dua nasıl olur da benim malımı ona mal eder? Eğer dua ile mal ele geçseydi bütün âlem dua eder,mal, mülk sahibi olurdu. Dua ile ele bir şey geçseydi kör dilenciler de yücelirler, bey kesilirlerdi. Onlar da gece gündüz dua ediyorlar, Ya rabbi bize para ver, mal, mülk ver diyorlar. Sen vermezsen kimsecikler bir şey vermez. Ey kapalı kapıları açan Allah, bize ihsan kapısını da sen aç derler. Fakat körlerin çalışıp çabalaması yalnız dua ve feryat… bir dilim ekmekten başka ellerine bir şey geçmez” dedi.

Halk, “ Bu Müslüman doğru söylüyor. Bu dua satan, zâlim bir adam. Hiç dua, bir şeye sahip olmaya sebep midir? Bu, şeraitte görülmüş bir şey mi? Ya paranla alarak bir mala sahip olursun, ya birisi sana bir şey bağışlar, yahut vasiyet eder, yahut da gönlünden kopar, sana verir. Bu çeşit bir şey olmadıkça bir şeye sahip olamazsın ki. Bu yeni şeriat hangi kitapta. Sen ya o öküzü ver, ya hapse git” demekteydi.

Adam, yüzünü göğe tutarak dedi ki: “ Yarabbi, benim halimi senden başka kimsecikler bilmez. Gönlüme o duayı sen ilham ettin, gönlümde yüzlerce ümit belirttin. Lâf olsun diye dua etmedim ya… Yusuf gibi rüyalar görmüştüm.”

Yusuf, güneşle yıldızların, huzurunda kullar gibi secde ettiklerini gördü. O rüyaya adamakıllı inandı, kuyuda da ondan başka bir şey ummuyordu, zindanda da. Ona dayanmakta, onu beklemekteydi. Ondan başka ne kulluktan derdi vardı, ne az çok kınanmaktan! Rüyası, mum gibi gözünün önünde yanmakta, onu aydınlatıp durmaktaydı; rüyasına güveniyordu. Yusuf’u kuyuya attıkları zaman Allah’dan kulağına şu ses gelmişti: Ey yiğit, sen bir gün padişah olacaksın. O vakit seni kıyanların sözlerini, yüzlerine vurursun.

Bunu seslenen görünmüyordu ama gönül, söyleyenin eserini tanıyordu. O sesten cana bir kuvvet, bir rahat, bir huzur geliyordu. İbrahim’e ateş nasıl bir gül bahçesi olmuşsa o ses yüzünden kuyu da Yusuf’a gül bahçesi kesilmişti. Gayri ne cefa geldiyse o kuvvetle tahammül etti. neşeyle çekti. Nitekim Elest sesinin zevki de her müminin gönlünde tâ mahşere kadar sürer gider.

Bu yüzden müminler, ne belâya itiraz ederler, ne Hakk’ın emir ve nehyinden sıkılırlar. Başkalarının ağzına acılık veren bir lokmaya benzeyen Allah hükmü, onlara gülbeşeker gelir, tatlı tatlı yerler, hazmederler.

İnşirah suresi oku… öğrenmek istiyorsan diyor.

Bu kötü zamanede kâfir olsun, fasik olsun… herkes, kendi perdesini kendi yırtar. Zulüm, can sırları arasında gizli kalır, fakat onu halkın önüne koyan zalimdir.

Allah’nın hilmi, müdarada bulunur. Bulunur ama adam, haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar.

Nefsini öldür de âlemi dirilt. Nefis, efendisini öldürmüştür; sen, onu kendine kul, köle yap! Kendine gel, öküzü dâva eden senin nefsindir; kendisini efendi yerine koymuştur, ululuk taslamaktadır. Öküzü öldüren de aklındır. Hadi, artık ten öküzünü öldüreni inkâr etme!

Akıl bir esirdir. Daima Hak’tan zahmetsizce bir rızık, tabak tabak nimetler ister. Onun zahmetsizce rızıklanması neye bağlıdır? Kötülüğün aslı olan öküzün öldürülmesine. Nefis, “Benim öküzümü nasıl olurda öldürürsün?” der. Çünkü nefis öküz, ten suretidir.

Velinimet zâde olan akıl, ihtiyaçlar içinde kalmış, kanlı katil nefis, efendi olmuş, öne geçmiş!

Zahmetsiz rızık nedir, bilir misin? Ruhların gıdası, peygamberlerin rızıkları.

Fakat bunu elde etmek, öküzü öldürmeye bağlıdır. Hazine öküzün içindedir ey hazine arayan, yerleri kazıp duran!

Sebeplerin de başka sebepleri var. Sebebe bakma da asıl ona bak! Peygamberler, sebepleri gidermek için geldiler. Mucizelerini ta Zuhal yıldızına ulaştırdılar. Sebep ve vesilesiz denizi böldüler, ekmeksizin buğday yığınını buldular.

Çalışmaları yüzünden kum taneleri un olurdu. Keçinin yünlerini çektiler mi ellerinde ibrişim olurdu. Bütün Kur’an, sebebi gidermeye aittir.

Kulluk et de bunlar sana keşfolsun! Felsefeye sarılan kişinin aklı, akılla anlaşılabilen şeylere bağlanmış kalmıştır. Fakat temiz ve pak kişi, aklın aklının (Akl-ı Küll’ün) tek binicisi oldu. Aklının aklı içtir, senin aklınsa kabuk. Hayvan midesi daima kabuk arar.

İç arayan, kabuğu sevmez, ondan usanır, bıkar. İç temiz kişilere helâldir, temiz kişilere.  Kabuktan ibaret olan akıl, bir işi yüzlerce delille ancak anlayabilir. Fakat Akl-ı Kül, doğru olduğunu bilmediği yola adımını atar mı hiç?

Akıl, defterleri baştanbaşa karalar durur. Aklın aklıysa bütün âlemi ayla, doldurur, nurlandırır. O, karadan da kurtulmuştur, aktan da. Onun ayının nuru, gönüle de yayılmıştır, sana da.

Cüz’i akıl bu karayla akı, yine kadirden,bir yıldız gibi parlayıp âlemi aydınlatan Kadir gecesinden elde etmiştir.

Bu gecenin Kadir gecesi olma ihtimali güçlendi.


Rahmi Oruç Güvenç
21 Haziran 2017
Yalova, Gökçedere

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir