Gün 53 – Bölüm 1 – Oruç, komperatif tıp, kutup

Oruç Güvenç Beyoğlu'nda bir sokakta. İstanbul, 2014.
Aşağıdaki metin  Rahmi Oruç Güvenç tarafından, 23 Haziran 2017 günü, Yalova, Gökçedere’de süren 114 gün 114 Gece sema etkinliği sırasında yapılan bir konuşmadan deşifre edilmiştir.

Oruç Güvenç: Hayırlı akşamlar, İsmail oradan ışığı ayarlayalım biraz, aydınlatalım içerisini, evet onu da açalım istersen, her tarafı aydınlatalım, tamam.

Şimdi hesaplarımıza göre, 53. gündeyiz ve sema faaliyetimiz çok şükür devam ediyor, Allah’ın izniyle, inşallah 114 gün ve geceye niyetimiz var ve gene çok şükür ramazanın tamamını burada beraber geçirmiş oluyoruz.

Oruç

Ramazan ve oruç ibadeti bütün manevi yollarda rağbet edilen, fark edilen önemli bir ibadettir. Kuranı Kerim’de ayetler var, hadisler var bu konunun önemine dair. Ve çoğumuzun da şahsi tecrübelerimiz var bu konuda. En son geçen de söylediğimiz gibi, Nobel ödülü kazanan bir Japon doktorun bilimsel olarak ulaştığı çok önemli bir bilgi var. Üç gün oruç tutulduğu zaman vücutta önemli değişiklikler olduğu bulunuyor. İmmün sistem değişiyor ve güçleniyor.  İlk defa bu kadar net bir açıklama yapıldı bu konuda. Demek ki pek çok insan üzerinde denendi, fizyolojik, biyolojik kriterler uygulandı, ve en önemli bulgulardan bir tanesi de -ki daha önceden biliniyordu- rejenerasyon olayı olması; organların veya hücrelerin kendilerini yenilemeleri veya tamir etmeleri imkanı oluşuyor.

Komperatif tıp

Bütün bunlar ve bu tür objektif çalışmalar eski geleneklerdeki hikmetleri tekrar anlamaya imkan sağlıyor. Onun için komplementer tıptan sonra gelişen başka bir tıp adı var; komperatif tıp deniyor, yani karşılaştırmalı tıp.

Nane-limon

Mesela yüzyıllar önce yapılmış bir deney veyahut bir uygulama var ve bu uygulamadan sağlıkla ilgili olumlu bir şey bulunmuş. Şimdi Türk kültüründe böyle bazı ilaçlara kocakarı ilaçları denmekte. Mesela nane-limon kaynatmak böyle bir gelenektir, yarım limon iki çay kaşığı nane ve bir kapta on dakika kaynatıyorsun, soğuk algınlığı grip başta olmak üzere mide rahatsızlığı vs gibi rahatsızlıklarda çok faydalı olur. Bizim de gençliğimizde, çocukluğumuzda başvurduğumuz halen de başvurduğumuz çok önemli bir reçetedir. Otuz sene kadar önce, bizim kardeşimiz bununla ilgili bir tez yaptı, şöyle; bir cam su kaynatacak kap var, demlik cam, şimdi zamanla kireç bağlamış içi sudan dolayı ve o çıkmıyor, bir defa nane-limon kaynatınca pırıl pırıl oldu. Bununla ilgili lisede tez yaptı ve iyi de bir puan kazandı biz de gözlerimizle gördük. (meet ve mint’i karıştırmışlar hocam nasıl olur diyorlar, onu daha tecrübe etmedik diyor hocam, gülüşmeler)

Şimdi bu işte komperatif tıbba giriyor. Bugün için böyle bir geleneğe bağlı faaliyetlerin test edilmesi söz konusu. Hiç ihtimal veremediğimiz imkanlar olabilir. Bir örnek daha verelim:

Radyestezi, pandül

Vaktiyle benim tanıdığım Pakistanlı bir doktor vardı, Mevlevi yolunu tercih etmişti, akupunktur ve radyestezi uzmanıydı, pandül kullanıyordu, bir gün bir vaka ile karşılaşmış anlattı bana:

Bir toplantıdaymış, bayağı da önemli kişilerin olduğu bir toplantı. Önemli bir hanımın baş ağrısı tutmuş orada ve şiddetli bir baş ağrısı, herkesi rahatsız edici bir olay. Bizim doktor müdahale etmek istemiş. Hanımdan bir tükürük örneği almış. Bir kağıda tükürük örneği, bu örneği kendi alnına bağlıyor.

Şimdi felsefeci onu bağladığı zaman o hanım gibi oluyor kendisi, onun yerine geçiyor kendisi… Pandülü eline alıyor. Pandül ters istikamete dönüyor. Bir elini de anten olarak kullanıyor. Şimdi bunu pozitif döndürecek bir şey arıyor odada. Odada bir sürü şey var. Binlerce eşya var yüzlerce eşya var. Önemli değil, ne olacağı önemli. Demek ki hiç peşin hüküm yok.

Şimdi, gözlerini de hafif kısmış, herhangi bir eşya ön plana çıkmasın diye. Böyle dönerken bir yerde pandül durup hop pozitif dönmeye başlamış. Yaklaşmış oraya, yaklaşmış, iyice iyice, masanın üstünde bir kürdan kutusu. Oradan bir tane kürdan almış, hanımın eline vermiş. Biraz sonra baş ağrısı geçmiş. Buyurun, kaçta kaç ihtimal?

Komperatif yaklaşım

Şimdi bu bilimsel mi değil mi? Madem ki bilimin üç önemli özelliği var; deney, gözlem, araştırma ve bilimin takıldığı nokta da deneyin çok olma gereği. Şimdi bunun tekrarı mümkün mü, böyle bir olayın? Mümkün değil. Ancak şöyle olabilir, başka bir baş ağrısı olan başka bir kişiye başka bir şey bulunabilir. O zaman da mutlaka baş ağrısı olana kürdan gereği gibi bir genelleme yapılamaz.

Ama buradaki olayın felsefesi önemlidir. İşte o zaman bu komperatif tıp dediğimiz şey; geçmişte yaşanmış ama bugün demode olmuş, yani kocakarı ilacı, geçmişte kalmış, modası geçmiş denilmemesi gerekir. Bugün onun laboratuvara alınması gerekir düşüncesini doğuruyor. Bu anlayışın yavaş yavaş kabul görmesiyle beraber eski kocakarı ilaçları bugün revaç bulmaya başladı ve de gelişeceğe benziyor.

Şimdi modern tıptaki ilaç tedavisi sistemi bir yerde tıkanıyor. O zaman alternatif ve  komplementer tıbbı tamamlayan komperatif tıp önem kazanmaya başlıyor günümüzde. İşte Japon doktorun yaptığı bu araştırmada, tamamıyla bilimsel olarak, bugün oruç dediğimiz olayın, insan vücuduna olumlu etkisi olduğu, sağlığa yönlendirdiğine dair bilgileri doğrulayıcı tarzda bize deneyleri sunmuş oluyor.

Oruç tutmak

Şimdi biz şunu görüyoruz ki oruç tutanlar oluyor tutmayanlar oluyor. Bu, kişinin seçimine bağlı, kimse kimseye zorla oruç tut diyemez, dememeli de. Bir de o hal geldiği zaman Allah’ın bir özel lütfuyla o ilham gönlünde doğar ve tutar. Biz oruç tutanların,  tuttuğu orucun ve ibadetin Allah katında kabul olmasını dileriz. Tutmayanların da cesaret kazanarak daha sonra bu tecrübeyi yapmalarını rica ederiz Cenabı Allahtan, o imkanı vermelerini istirham ederiz. Ve bu konuda Allah’ın lütuflarından tutmayanların da faydalanmasını niyaz ederiz. Ve bu seneki ramazanın son gününe girerken de bu dualarımızla Allah’a şükürlerimizi sunarız.

Sultan Veled ve Rebabname

Şimdi bu sema olayını devam ettirirken tabii en önemli kaynaklarımız Hz. Mevlana ve dostlarına ait menkıbeler.

Hz. Mevlana’nın yaşayışına baktığımız zaman onun gönlünde devrim yapan yüce bir iradenin Hz. Şems olduğunu görüyoruz.

Konya’daki bazı hallerden rahatsız olup da, Konya’yı terk eden Hz. Şemsin tekrar getirilmesi için Hz. Mevlana oğlu Sultan Veled’i görevlendirir. Ve bu teklifi kabul ederek Hz. Şems, Sultan Veled’le beraber Konya’ya gelir tekrar. Ve denir ki yolda geçirilen zaman içinde Hz. Şems, Hz. Sultan Veled’i olgunlaştırır manevi olarak. Ve şöyle bir ifadesi rivayet edilir “benim bu aleme gelmemden maksat sensin” demiş, Hz. Şems Hz. Sultan Veled’e -Hz. Şems, Hz. Sultan Veled’e söylüyor.

Hz. Mevlana’dan sonraki Mevlevi yolunu devam ettiren Sultan Veled’dir. Sultan Veled’in rebab çaldığına dair rivayetler var. Ve bir gün kendisine soruluyor Hz. Mevlana’dan sonra; “Sen de baban gibi mesnevi tarzında bir eser yazmak istemez misin?” O da kabul ediyor ve Rebabname’yi yazıyor.

Rebabname

Rebabname Farsça bir eser. O zaman manevi dil Farsça. Sonra bu Türkçe’ye tercüme edilmiş ama -Osmanlı Türkçesine- kütüphane raflarında tozlanmış.  Ve biz bu bilgilere ulaştık, bu kitaba ulaştık, ve İsmail sağ olsun bunu günümüz Türkçesine uyarladı, kitap haline getirdi, epey bir uğraştı. Sonra Emre görevi devraldı, kitap formatına getirdi, Konya Kültür Müdürlüğü’ne teklif ettik ve bu kitabı bastılar. Ama 1000 tane basılmış 2011 yılında, hemen bitti. Biz fotokopi itibariyle prototip bazı şeyler, örnekler yaptık. Şimdi daha güzel bir şekilde baskısını düşünüyoruz. Şimdi İsmail’den rica edelim bakalım bize bir sayfa açıverirse;

[İsmail bir sayfa açar]

Taa başına gidelim makalenin, 67. makale, sayfa 208’den 211’e kadar (211 mi hocam, 211’e kadar gidiyor)

Bu makalede şu beyan olunacaktır:

Allahu Teala’nın armağanı ezelidir. Ve kullarına sırf yardımdır, amel ve ibadet vesiledir. Ancak kulların ekserisi amel ve ibadet yoluyla maksatlarına vasıl olurlar ki bunlar da inayet-i Hak cümlesindendir, yani yine Allah’ın özel hediyesiyle ulaşabilirler. Amel vasıtasıyla elde ettikleri iyilikleri de amelden değil, kısmettir. Zira çok kimseler amel ettikleri halde bir şey kazanamazlar. Nitekim Hz. Cenab-ı Mevlana şöyle buyurmuş: İnsan yüz bin amel ve mücahededen sonra Hakk’a vasıl olduğu zaman gördü ki o taatler, o ibadetler, o itaatler,  kendisine erişen atiyyelere nispetle hiçtir ve anladı ki saadet kısmettir, amel karşılığında değildir. Mesela birine bir kuruş karşılığında bir aylık ekmek verseler bilir ki, verdiği bir kuruş bu bir aylık ekmeğin bedeli değildir.

Mesela bazı okullarda öğrencilere yemek verilir, mesela beş Lira, o yemeğin bedeli beş lira değildir. Dışarıda yeseniz en azandan 20-25 Lira. Malzeme parasına baksan yine beş Liradan fazladır. Bu da buna bir örnek.

Bu kuruşun bedeli belli miktarda az bir ekmektir. Yoksa bir kuruşla bir aylık ekmek arasında hiç nispet, oran yoktur. O kimse ki iyidir, ezelden iyi idi -burada iyi olmadı, ezelden iyiydi-. Kötüyse, o kötülük de şimdi gelmiş değildir. Gözü olan bunu görür ve bilir. O, ezelden kötüydü ve iyiye layık değildi. Muttakiler -yani Hak’ka dayananlar- Hak’tan mükafata nail oldularsa, bu armağanlarda takvanın dahli yoktur -yani sadece Hakk’ın lütfudur-. Onun temiz ruhu bu armağana layıktı, armağanlar bağışlayan, ona layıkını verdi.

Mükafata eren, takva ile donanmış olsa da yani davranışları, ibadeti vs. çok iyi olmuş olsa da,  bunu hak ediş değil, Hakk’ın lütfu bilmelidir. Eğer dünyada bu ameli işlemeseydi, onun temiz canı bu ihsana yine kavuşacaktı. Fakat bazı kimselere Hak Teala bu lütfunu amelde bahşeder, o sahteci, o tembel, o lütfa nail olmak ümidiyle salih amellerle meşgul olsun, zulüm ve cehaletten uzaklaşsın diye. Dünyada hayır işlere, iyi, kötü herkese karşı hayırlı olmaya gayret etsin diye. Allah korkusu onu kötü işlerden engellesin diye (çevirmen; Allah korkusu? Allah’tan çekinme), gülşen ahlâkı dikenlerden temizlensin diye (gülşen? Gül bahçesi, gül gibi olan ahlakı dikenlerden temizlensin diye). O cevheri elde etmek ümidiyle çaba ve gayret etsinler diye.

Şüphesiz bu fırka abidler yani ibadet edenler zümresi de nasipsiz kalmaz, Hak Teala ecirlerini zayi etmez, yaptıklarının karşılığını verir, taatlerine göre sevap verir (taat neydi hocam? İbadet). İyiliği, iyilikle mükafatlandırır. İyilerin varacağı yer dar-ı naimdir -naim cenneti. Kötülerin cehennemdeki yerlerini ne gör, ne de sor! Fakat evliya-yı kiramın o devleti, Hak Teala Hazretleri’nin ezeli armağanıdır.

Eğer bu namaz, ibadet bu mükafatı kazandırsaydı, onu huzurla eda eden herkesin ona nail olması lazım gelirdi  -her ibadet eden böyle bir lütfa erişmeliydi. Yerdeki insanlardan, gökteki meleklerden ne ibadet edenler var ki, ezelden Hakk’a makbul ve tembellik yüzünden Hakla meşgul olmadıkları için  ilm-i ledün onlara gıda ve kısmet olmadı. Onlar balık gibi, o deryaya nasıl dalabilirler? Balığın canı, cihanı deryadır, karayılanı deryadan kaçar. Denizin dalgaları balığın hayat sebebidir, yılanın ölüm sebebi. Ezeldeki kısmet bu yoldadır. Amel o kısmete yol bulamaz.

“Bersisa” isimli bir zahit var -Zahit; İbadet eden kişi-. Dünyada misli bulunmaz bir ibadet eden kişi idi. Hak rızası için âlemden soyutlanırdı. Aylarca, yıllarca oruç tutardı, gizli ve aşikar Hakk’a hamd ve şükür ederdi. Dünyada güneş kadar şöhreti vardı. Fakat ezeli kısmeti olmadığından temiz olan kişilerden ayrı düştü. Öyle kıymetli bir ticaretten mahrum kaldı, nihayet bölücüler gibi kovuldu. Bu amellerin ona hiç faydası olmadı, çok buğday ekti ama harman kaldıramadı. Nihayet kafirler gibi cehenneme gitti, Hak’tan kıl ucu kadar haberdar olmadı. Bu türden olanlar pek çoktur. Hepsi de din yolunda candan çalıştılar. Fakat ezeli kabulden mahrumdular, ondan dolayı amelleri Hak yanında makbul olmadı. Onların sahte olduğu terazide belli oldu. Yakînden uzaklaşarak şek, şüphe kuyusuna düştüler.

Bunun bir örneği de alçak iblistir. Gökler üzerinde daima candan ibadet ederdi. Sayısız yıllar, rükûda, kıyamda öncüydü. Felekte meleklere hocalık etti. Denizdeki balıklar gibi ibadetten zevk almıştı. Fakat ezelden Hüda’nın reddettiği olduğu için lanetle def edilmekten başka bir şeye erişemedi. Kur’an-ı Kerim’de buyurulmuştur ki: “O, kâfirlerdendi. Şimdi kovulmadı, ezelden kovulmuştu.” Bil ki, İblis’in reddedilişi ezelidir, şimdi olmuş değil. Onu sonradan diyebilen, cahildir. İşte açıkça belli oldu ki yerde, gökte Hakk’ın takvalıları olduğu gibi eşkıyası da vardır (Eşkıya; Gangster). Her ne kadar görünüşte din ehli görünürlerse de, küfürleri nihayette ortaya çıkar.

Fakat genellikle, namaz kılanlar, zikirle, fikirle meşgul olanlar, evliya ve Hüda’nın makbulü olurlar, onların canı vuslata yakındır. Nadiren de vaki olur ki, bazı şeyler olur ki: Züht ve amelden yoksun ve ibadette kusurlu olduğu halde ezeli saadetten pay sahibi olanlar da olur. Fakat onlar, evvelkiler, galiptir -yani doğru ibadet edenler daha fazladır. İbadet etmeyen veya ibadeti kusurlu olan fakat saadete ulaşanlar da nadirdir. Gene de bunlar da diğer bir zümreden iyidirler.

Hakk’ın hazinesinden zahmetsizce kazanç elde eden nadirdir. Herkes onlar gibi olamaz. Böylesi nadir ve nazlı olduğundan, bu şekilde mükafat görenler pek azdır. Çünkü bu türden olanlar ezelden Hüda’nın yâri olmuşlardır, onların amelleri naz ve cilveleridir.

Çevirmen; Naz ve cilve?

O.G; Kapris. Ama kaprisin çeşitleri var.

Ç; Hocam bunu İngilizce bilemiyorum ama, naz? Kapris deyip bırakacağız o zaman.

O.G. İngilizcenin yetersiz olduğunu görüyoruz, (gülüşmeler). O zaman İngilizce bilenlerin behemehal kısa zamanda Türkçe öğrenmeleri lazımdır (gülüşmeler).

O, Hakk’ın nuruyla görür, münkir kıyafetinde görünür, perişan şekilde görülür. Sakın onu inkar etme, ondan yüz çevirme, bastığı toprağı sürme diye gözüne çek! Ta ki gözün parlasın, iyi görsün, sinen -yani göğsün- Sina gibi, nurla dolsun. Çünkü onun fiili, yaptıkları Hakk’ın yaptıklarıdır, ondan Hak’tan başkasını görme! Kendine gel! Onun yaptığı işler iyidir, sakın kötü görme! Ne yaparsa alkışla!

O.G: Şöyle Hak dostlarını alkışlayalım (alkış sesleri)

Hızır’ın işleri de Musa Aleyhisselam’a kötü görünmüştü. Halbuki onlar, yapılması lazım, doğru işlerdi. Musa Aleyhisselam, “Bu yaptığın fenadır, iyi bir şey değildir, böyle işler Hak yanında istenmez.” dedi. Hakikat hal ise, onun dediği gibi değildi, iyiydi. O şeyler ki, Musa Aleyhisselam gibi bir şaha gizli kaldı, eğer sana da gizli kalırsa çok görme. Çok görme ki belki böyle bir merd-i Hüda’ya kavuşursun.

Ç: Merd-i Hüda Allah dostu değil mi hocam?

O.G.: Allah Eri, yiğit, Allah yiğidi, kahraman, kahraman… Nerede kahraman?.. Neyse bitti.

Onun davranışı ve sözü seçkin olur. Ey salik -ey yolda giden kişi-, kurallar onun aşığıdır. Onu ahbap edinmeden nasıl yola girebilirsin? Menzile -yani varılacak yere- örtüsüz nasıl vasıl olursun? O şahsın -yani Hızır’ın- kurallarını Musa Aleyhisselam anlayamadığı için inkar etti ve o yolculuktan baş döndürdü. Çünkü onda o yola gidecek ayak yoktu, yahut o meydanda onunla koşacak halde değildi.

Kendin gibi biri yolu bulmuşsa, vasıl olmuşsa ona ne kadar üstün olsan da onu Hüda’nın sevgilisi bil! Çünkü sevgili olmayan, böyle yola nasıl gidebilir? Asker, şah mertebesine yükselebilir mi? Onun cinsi olmalı ki o yolu kat edebilsin ve o emsalsiz sakinin elinden şarap içsin. Maşuku, -sevgiliyi- pek az kimse tanıyabilir. O şaha yakın olan da nadirdir. Çünkü mülakat zamanında -görüşme, konuşma zamanında- onu hicapsız, örtüsüz görebilmek için aynı cinsten olmak lazım. O cinse, onun cinsinden biri kavuşabilir. Cinsinin gayrı, ona nereden yol bulacak?

Bundan dolayıdır ki, ona mürit olan nadirdir. Ondan tarafa gidene ne mutlu! Aşıkın talebi ancak maşuktur. Aşıklar oraya zafer bulamazlar. Cinsin bağı kendi cinsiyledir, insanın hayatı da kendi cinsindendir. Cinslerin sayısı binleri bulsa da birdir. Aşıklar bu yakin hususunda şüpheden kurtulamamışlardır. Maşuk, sevgili, gökteki güneşe benzer. Yıldızlar da aşıklarıdır. Her ne kadar semada güneşten nur alarak parlarlarsa da onun şarabıyla sarhoşturlar. Fakat onun nuru yanında ölü değerindedirler, her ne kadar onun nuruyla yaşıyorlarsa da. Sabah olup da güneş doğunca onun nuru önünde hepsi yok olur, kaybolur.

Şimdi, sen o maşuku güneş, aşıkları da yıldızlar gibi bil. Dünyada onun eşi, örneği yoktur. Sultan, yalnız odur, diğerleri de köleleridir. Aşığın yolu sarhoşluk ve niyazdır. Maşuk-ı Hüda’nın yolu da cilve ve nazdır -Allah dostu değil mi? Allah dostu-.

Askerin şahtan umduğu, rütbe ve makamdır. Şaha düşen de onları vermektir. Herkesin kendine göre bir yolu vardır, yolu adalet ve ihsan olan da şahtır. Eğer maşuk için, mesafeleri aştı veya vuslata engel olan perdeleri yırttı dersem, bunu aşıkların yoluna kıyas etme! Maşukun yolu açıklamaya sığmaz. İki âlemde, gerek havas, gerek avam, hiç bir kimsenin makamı onun üstüne çıkamaz.

Ç: Nasıl çevirebilir hocam?

O.G.: Bu alemde ve öteki alemde gerek seçilmiş gerekse genel insanlarda hiçbir kimsenin makamı Onun üstüne çıkamaz

Hepsi de onun mürit ve bendeleridir, onun, canlara can katan cemalinden güç bulurlar. Böyle olan şahıs, kutb-ı zaman olur, yerde, gökte misli bulunmaz. Onun sözü herkesinkinden üstündür; herkesin halinden başkadır. Kamillerin halledemedikleri sıkıntılarının çözümü, ona göre kolaydır. O, havassa kolay ulaşmayan lütufları, avama her zaman bahşeder, seçilmişlere ulaşamayan lütufları genele her zaman verir. O, cevelan ettiği sahada Tur ile Kaf Dağı’nı raksettirir, dans ettirir. Onun kılıcı Zülfikar’dan yüz kat daha keskindir. Abdal-ı Hüda ona muhtaçtırlar.

Böyle bir kimsenin yüzünü görenlerin ilmi, hikmeti artar. Avam ve sıradan takımından bile olsa, ayağını havas-ı kiramın başının üstüne basar. Rütbesi abdalın rütbesinden yüksek olur, kali, başkalarının halinden iyidir yani sözü, kali yani sözleri başkalarının halinden iyidir. Kutba yeni mürit olan kimse, şeyhlerin şeyhidir ve âlemde eşsizdir. Her kimin üstadı hünerli olursa, bil ki onun şakirdi de kudretlidir.

Burada bitiyor, Makale 67.

Şimdi burada gördüğümüz gibi merd-i Hüda, merdan-ı Hüda kavramı çok önemli. Ve bunlar da ezelden nasipli kişiler. Fakat bu aleme Allah’ın hediyesi olarak zuhur ediyorlar. Bu kişileri tanımak, bunlardan feyz almak da insanın olgunlaşmasına yardımcı olur.

Üç kutup (Aktab)

Tasavvufa göre her dönemde üç tane kutup bulunur; bir tanesi İmam-ı Zaman veya Kutb-u Zaman, biri Sağ İmam, biri Sol İmam. Bunlara aktab deniyor, kutuplar. Aktab, kutup. Kutb-u Zaman; zamanın sorumlusu. İsmi Kutup yıldızından alınır.

Kutup Yıldızı

Küçük Ayı takımyıldızının başındaki yıldızdır. Kutup yıldızını bulmak için Büyük Ayı takımyıldızının önündeki iki yıldız aralığını yukarıya doğru yedi misli gönderdiğiniz zaman Kutup Yıldızı yani Küçük Ayının dibindeki yıldız ortaya çıkar. (kağıt var mıydı? Sağol)

Şöyle gösterebiliriz; şu Büyük Ayı takımyıldızı kabul edelim, buradan itibaren şu mesafenin yedi misli bir mesafede Küçük Ayı takımyıldızının başındaki yıldız vardır, şu Küçük Ayı takımyıldızı, bu Büyük Ayı takımyıldızı, şu kutup yıldızıdır.

Özelliği; diğer yıldızlar bunun etrafında dönerler, bunun sabittir kökü. Onun için kutbun özelliği değişmemesidir.

Sağ İmam, Sol İmam, Evtad

Sağ imam; bulunduğu dönemdeki ahenk ve adalet konularına bakar.

Sol imam; tasarrufla meşguldür, yapılması gereken şeyleri yapar. Sol imama bağlı dört aziz zat vardır. Bunlara Evtad denir. Beraber yedileri oluştururlar. Bu Evtadın her biri bir yönle, bir ikimle, bir elemanla veyahut ta dörtlü anlayışlardan her biriyle meşguldür.

Kutup vefat ederse sol imam onun yerine geçer, yedilerden biri de sol imamın yerine geçer. Boşluk kırklar tarafından doldurulur. Kırklarda oluşan eksiklik de üçyüzaltmışlar tarafından tamamlanır.

Zamanın kutbu

Böyle tasnifler vardır. Bazı zaman boyutlarında bunları fark eden insanlar olduğu söylenir. Turgut Baba’nın şeyhi olan Ahmet Celaleddin Dedenin ifadesine göre onun dervişlerinden Sükuti Derviş o zamanın kutbuymuş. Sükuti adı üstünde konuşmayan. Ama Celaleddin Dedenin dervişi olduğu için, Celaleddin Dede sorarsa Ona cevap verirmiş. Yine bir gün Celaleddin Dede sormuş Ona; “Oğlum Sükuti devrin kutbu kimdir” demiş. Sükuti de “işte karşında oturan” demiş, “ama biz de emir kuluyuz” demiş ve zikrine devam etmiş.

Şimdi her dönemde böyle iddialar çok aktüeldir. Şimdi bir mesel vardır; “şeyh efendi uçmaz müritleri uçurur” derler. Ufacık bir keramete benzer bir şey çıksa “vayy bizim şeyh kutb-u zaman, filan falan”. Şimdi bunlar tasavvufu renklendirir. Çünkü insanların fantezileri de  muhakkak ki çok renkli oluyor. Fakat bunlarda ifrata gitmemek lazım. Çok fazla yani şey yapmamalı, dejenere etmemeli daha doğrusu. Bir kutup hikayesi ile tamamlayalım sohbeti. Tezkire’t-ül Evliyadan bir menkıbe:

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri çok meraklıymış. Kutbu Zaman kimdir diye, devamlı dua edermiş “Yarabbi bana bildir kimdir bu Kutbu Zaman” diye. Nihayet duası kabul olmuş bir mesaj gelmiş; “filan yerde bir demirci var onu ziyaret et”.

Gitmiş demirciyi bulmuş, gözlemeye başlamış nasıl kutup oluyor, nedir. Birinci gün pek bir şey görememiş, adam çalışıyor ama sohbet de ediyor. İkinci gün de bir şey görememiş, yavaş yavaş üzülmeye başlamış yani bir şey göremeyince. Üçüncü gün geç vakitte demirci demiş ki “biliyor musun ateşin karşısına geçtiğim zaman ne düşünürüm ve dua ederim; Yarabbi benim vücudumu büyüt, büyüt, büyüt, büyüt o kadar büyüt ki cehennemin tamamını kaplayayım kimse yanmasın”. O zaman Cüneyd Hazretleri anlamış yani tamam demiş ve tatmin olmuş.

İşte Turgut Babanın irşatlarında bu kelime kullanılırdı; mahviyetkar olmak; kendini insanlığa adamak.  Allah böyle insanların feyzini daim kılsın ve feyziyab olmamızı nasip kılsın. (Amin).

Rıza-ı lillah, rıza-i Resul Allah rıza-i ehlibey-t resul Allah, rıya-i ali veliyullah, bi himmet-i piran… Hususen sırrı sureyi necim yakinlik suresidir feyzi Merdan-ı Hüda yakını görmeyedir kabulü dua, kabulü tefekkür, kabulü iltica, rızayi el Fatiha.

Salavat, Fatiha

Allah sohbetimizi kabul eylesin (Amin), dualarımızı da inşallah

Eh, yavaş yavaş vaktimiz azalıyor. Hazırlığa başlayalım yavaş yavaş.

 


Rahmi Oruç Güvenç
23 Haziran 2017
Yalova, Gökçedere

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.