Gün 57 – Kirlilik, Yunuslarla Müzik Terapi, İnsanlık Değerleri

Rahmi Oruç Güvenç yunuslarla müzik terapi yaparken. 10 Haziran 2007, Kaş.

Aşağıdaki metin Rahmi Oruç Güvenç tarafından, 26 Haziran 2017 Pazartesi günü, Yalova, Gökçedere’de süren 114 gün 114 Gece sema etkinliği sırasında yapılan bir konuşmadan deşifre edilmiştir.

(Başı eksik)… Oruç Güvenç: Kültürel değerler asla yok olmaz. Tam tersine, modern yaşayışın getirdiği bazı yanlışlıklar sebebiyle, kültürel değerlerin daha da önemli olduğu anlaşılıyor. Geçen Azize bir bilgi okudu bana: Bir şehirdeki gürültünün yaptığı tahribatı anlatan bir yazı vardı. Özellikle trafik. Birazcık anlatabilir misin?

Azize Güvenç: Tam olarak hatırlamıyorum ama bazı büyük şehirlerde birtakım araştırmalar yapılmış. Ses yüksekliğini (desibeli) ölçmüşler. Ölçülen sesler ile bazı hastalıkların ilişkisini gösteren istatistiksel bir şema yapmışlar. Bu sesler de trafikten, uçaktan vs. gelen gürültüler. Aynı ölçümleri ve karşılaştırmaları sessiz yaşayış alanlarında da yapmışlar ve şunu görmüşler: aradaki fark oldukça büyük. Kalp rahatsızlıkları varmış mesela. Depresyonun gürültülü ortamlarda arttığı gözlenmiş. Uyku bozuklukları en çok meydana gelen rahatsızlıklardan biri ve şu an hatırlayamadığım başka bir takım rahatsızlıklar. Benim için bu çok ilginçti çünkü dünya çapında en fazla ilacı da zaten kalp rahatsızlıkları, uyku bozuklukları ve depresyon için satıyorlar ve en çok artan hastalıklar da bunlarmış.

Oruç Güvenç: Yıllar önce New York’a gitmiştik. Bir arkadaşın evinde kalıyoruz. Beşinci-altıncı katta filan. Pencere camları iki katlı. Merak ettim niye iki katlı diye. Akşam saati, açtım pencereleri, hayatımda böyle bir şehir gürültüsüne rastlamadım. İki yetmiyor, üç kat olması lazım.

Şimdi problem nerede? Yüksek sesle karşılaştığımız zaman tahribat olduğunu anlamıyoruz. Konuştuğumuz kişiye o yüksek sese rağmen sesimizi duyurmak için normal volümün üstünde konuşuyoruz. O zaman bize verilmiş olan normal standart imkanların ötesinde bir zorlamaya giriyoruz. Karşımızdaki de o şekilde konuştuğu için, bir müddet sonra buna uyum sağlamaya çalışıyoruz. Uyum sağladığımıza inandığımız zaman aslında uyum sağlamıyoruz. Kendimizden birçok şey kaybediyoruz. 1. Volüm sebebiyle işitme imkanımızı kaybediyoruz. 2. Haykırma sebebiyle nezaketimizi kaybediyoruz. 3. Karşımızdakini dinleme mecburiyetinden dolayı normal dinleme formasyonunu kaybediyoruz. 4. Gürültü olduğu için etrafta, kelimeleri anlayamadığımız için ‘e, e, ne, ne’ diye tekrar tekrar soruyoruz. Hele hele hele bar, kahve, pastane gibi insanların çok olduğu yerlerde, bir de gençliğin verdiği heyecanla bir kaos başlıyor, karşılıklı düello. Bir de böyle yerlere uzun zamandır birbirini görmemiş insanların geldiğini düşünün. Diyelim ki on tane masa, sekiz tanesi böyle karşılaşan insanlar veya aynı masada karşılıklı oturan insanlar. O ikisi konuşurken, ikisi arada konuşuyor. Bunun gibi üç-dört masa olduğunu düşünün. Kaosu hesap edelim artık. Şimdi bunu biz normal kabul ettiğimiz zaman, o kaybettiğimiz şeyleri fark edemediğimiz için, kişiliğimizde yenilik oluşuyor, mutasyona uğramış oluyoruz. Nezaketimizden gidiyor, işitme kapasitemizden gidiyor, anlayışımızdan gidiyor karşılıklı. Bağıran ve bağıranı dinlemeye çalışan bir kişi modeli çıkıyor ortaya. İşte Azize bunu söylediği zaman, ben New York’ta bunu çok iyi yaşadım, hatırlıyorum. Çok acele pencereyi kapattım. Belki de yüksekte olduğu için daha iyi hissediliyor bu, altta adaptasyon daha fazla, uyum sağlama daha fazla. Şimdi bu sadece ses kirliliği ile alakalı bir konu.

Geçen, yine bunlar Azize’den geliyor, bir balina resmi gösterdi. Bu balina sahile gelmiş. Sahilden o balinayı tekrar denize göndermek istemişler. Balina gitmek istemiyor, gidiyor, tekrar geliyor. Bir şey anlatmak istiyor diye düşünmüşler ve ölmüş.

Azize Güvenç: Hayır, hayır, balinayı vurmuşlar, çünkü gidip geldiğinden bir şekilde hasta olduğunu anlamışlar. Sonra okyanus araştırmaları yapan üniversiteye götürmüşler, neden hasta olduğunu anlamak istemişler. Midesini açmışlar, içinde otuzdan fazla plastik poşetle karşılaşmışlar, ölüm sebebi de buymuş ama normalde balinalar ölmek için denize gitmeyi tercih edermiş. Bu balinanın bir mesaj olarak kendini insanların önüne getirdiği de aşikar. Bana yaptığınıza bakın, şeklinde bir mesaj. Burada Ece diye bir arkadaşımız var, onunla dört sene boyunca yunuslarla birlikte çalışmıştık, normalde burada bir delikten nefes alıp veriyorlar yunuslar, balinalar öyle. Suyun üstüne çıkıyorlar ve bu delikten nefes alıp veriyorlar. Ufacık bir şey bile, bir şişe kapağı, bir sigara izmariti onların solunumunu tıkayabiliyor ve ölüyorlar. Ayrıca bizimkine çok yakın bir bilinçleri var.

Oruç Güvenç: Hemen bizimkine yakın olduğu için ben bir hatıramızı anlatayım. İlk defa Ece’nin oraya, Kaş’a gittik. Azize onunla beraber çalışacak yunuslarla. Yunuslara bir merhaba partisi yapalım dedik. Oradaki yunusun kafesi denizin, normal denizin içinde. Dolayısıyla normal denizin dibine gidebiliyor, normal deniz suyuyla yaşıyor. Ben rebabı, neyi aldım, Azize dombrayı aldı, yunus için müzik yapmaya başladık. 10-15 dakika emprovize yaptık, bitirdik. Yunus dinledi, ama böyle dinledi, sonra suyun dibine daldı, çıktı, burnunun üstünde bir yosun. Bize uzatıyor yosunu. Ece de diyor ki: maalesef dipte çiçek bulamadı.

Azize Güvenç: Bir tecrübemiz daha oldu, ilk defa Antalya’da çalıştığımızda yunuslarla. Bu yunus merkezi Rusların elindeydi ve yunusları eğitme konusunda çok katılardı. Onlara hayvandan ziyade, para fabrikası gibi davranıyorlar. Havuza çok yakın bir yerde oturuyorduk. Oruç ney üflüyordu. Hayal edin, yunus 3-4 metre uzunluğunda bir hayvan. Bir tanesi sudan atladı, Oruç’un önüne kaydı, ağzıyla kalbine dokundu, sonra orada kaldı. Şok geçirdik, yavaş yavaş geri suya gitti.

Bir bey: ‘Hocam, belki de o yunus balığı burnunda yosun getirmekle ‘bakın, dünyada oksijeni sağlayan yosun, başka bir şey değil.’ demek istedi.

Oruç Güvenç: ‘En azından yosunu koruyun demek istedi herhalde. Tabii, çeşitli yorumlar yapılabilir. Madem sohbet yunus üzerine gidiyor. Planlanan bir şey değildi bu, spontan gidiyor. Zaten Azize olunca hayvan tarafı ağır basıyor. Yani hayvanları çok sevdiği için.

Efendim, olay yine Antalya’da yunus havuzunda geçiyor. Orada bir doktor arkadaşımız var, bu işi organize ediyor. Biz de birkaç ay onun yanında yunuslarla müzik ve ergoterapi birlikteliği ile çalışıyoruz. 20 dakikalık seanslar yapılıyor. Daha çok otistik çocuklarla. Malum otistik çocukların komünikasyon imkanı çok zayıf. O gün de Almanya’dan, Hamburg’dan bir çocuk gelmiş, 13 yaşında, Sofie adında, kız. Annesi ve abisiyle.

Şimdi şöyle, özel bir kıyafet giydiriliyor, batmaması için suya. Su derin olduğu için ayak basmıyor. Çocuk zaten problemli, denize giremiyor, uyuyamıyor çünkü çok küçükken bir hastalık zuhur etmiş ve doktorlar tedavisi imkansız demişler. Fakat annesi çok gayretli, çok çalışmış ve çocuk yaşamış. Yürümeyi öğrenmiş, yemek yiyebiliyor, bu temel şeyleri yapabiliyor ama onun ötesinde davranışları otistik. Hiçbir şey dinlemiyor, hiç cevap vermiyor, hep kendi bildiği gibi. Aynı şeyleri tekrar ediyor filan.

O gün de doktor arkadaş ona yunus terapi uygulayacak ve havuza girmiş halde, çocuk çığlık çığlığa, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor. Yunus zaten yanında ama çocuk için çok yabancı bir şey. Yunus ne kadar sevimli olarak ona bir şeyler yapmak istese de, o oralı değil. Başarısızlıkla seans tamamlandı. Biz de bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama çocuk oralı değil.

Çıktıktan sonra havuzdan, biz Azize ile düşündük, buna özel bir seans yapalım, sakin, dinlenik olduğu bir zamanda. Kaldıkları otelde randevulaştık. Azize çocukla meşgul oluyor, ben de müzik yapıyorum. Bir 5-10 dakika bir şeyler icra ettim, çocuk hiç oralı değil. İşte pentatonik müzik otistiklere çok iyi gelir ya, habire pentatonik emprovize yapıyorum, hiç ilgisi yok veya öyle zannediyoruz. Ondan sonra biraz hareketlendirmek istedim ben, bir Kazak şarkısı var Ceneşe diye, onun bir yerinde enstrümanı çeviriyoruz böyle, şaka yapıyoruz. Sıcağı sıcağına uygulamalı yapalım….

Oruç hoca enstrümanını akortluyor: ‘Eskiden akort cihazı yoktu.’

Ceneşe şarkısı çalınıp söyleniyor.

Oruç Güvenç: Bu kadar kısa yapmadım, baya uzun yaptık. Her bu değişme sırasında bu otistik çocuk gülmeye başladı, ama başka bir şeyde yok, sadece orasında, bir, iki, üç, dört, her defasında gülüyor.

Aileden aldığımız bilgi, çocuğun şimdiye kadar hiçbir şeye reaksiyonu yok. Dışardan ilk defa bir şeye tepki veriyor.  Şimdi biz kilidi bulduk, habire döndürüyoruz, o da habire gülüyor.

Bir ara ben yine bir ara verdim, şöyle havaya baktı -bu çocuk Almanca bile bir kelime söylememiş şimdiye kadar; ağzından bir söz çıkmamış- o anda ‘iplik diktim’ diye iki kelime söyledi. Hepsi duydu ama anlamadılar, çünkü Türkçe kelime, çocuk Alman. Herkes şaştı, afalladı yani.

Kilit devam ediyor, biz yine döndürüp duruyoruz başka bir şey var mı diye, sepette pamuk bitti. İlk defa hayatında o gece uyumuş çocuk ve ertesi gün ilk defa korkmadan denize girmiş.

Sabah yine havuzdayız beraber, bu defa ağlamıyor, yunusa dokunuyor ve biz icra ediyoruz yine. Bir ara aklıma geldi ‘iplik diktim’. Başladık Ceneşe’yi çalmaya. Şimdi sırtı bize dönük, görmüyor yani, ama biz onu icra edip döndürdüğümüzde ‘hihihihi’ gülüyor. 20 dakika öyle geçti yine dönüşlerle.

Sonraki günlerde bunu devam ettiriyoruz ve çocukta ilerlemeler oluyor.

Birkaç gün sonra bir at çiftliğine gittik, aynı masada oturuyoruz. Abisinin doğum günüymüş. İşte bir şeyler yapılıyor. O da tam benim karşımda oturuyor. Yine hiçbir şeye cevap yok, ben de ona baktım, ‘iplik diktim’ dedim, başladı gülmeye. Şimdi ne var, kelimeyi hatırlaması önemli.

Aradan 1-2 sene geçti. Bunlar evlerine döndüler. Biz de Hamburg’da bulunduğumuz bir zaman bunları ziyaret etmek istedik. Evlerine gittiğimizde, annesi buna bir oda ayırmış ve envai çeşit iplikle doldurmuş odayı ve internette bir sayfa açmış Sofie diye, bunu anlatıyor, bu olayı. Biz yunustan girdik ama Sofie’den çıktık. Böyle bir hatıramız var.

Azize Güvenç: Sofie’nin manası da hikmet.

Oruç Güvenç: Şimdi Türkçe kelime söylemiş olmasının da ayrı bir manası olması gerek, bunu belki gelecekte nöroloji bilimi çözecek. Mesela bazı vakalarda, kazalarda filan, beyinde bir değişiklik olduğu zaman, hiç bilinmeyen bir dilde konuşmaya başlıyor insanlar.

Bundan da Tasavvufu ilgilendiren bir sonuç çıkıyor. Sık sık söylediğimiz bir konu. Her insanda ilk Adem ve Havva’dan son Adem ve Havva’ya kadar olabilecek her şeyin bilgisi var. Biz Andromeda nebulasının 124. planetinin  36. uydusuna gitmedik fakat o bilgi bizde var. Bazen rüyalarımızda hiç gitmediğimiz yerleri görebiliyoruz. Onlar yalan değil, sadece şu anda orada değiliz.

Olayın kahramanı da geldi, Ece, işte burada. Yunus’un yosunu hediye ettiğini anlattık da, çiçek bulamadı. Onun merkezinde olmuştu bu olay.

Şimdi çevre anlayışının günümüzün en önemli konularından biri olduğu muhakkak. Birkaç gün önce internette bir şey gördüm, inanamadım. Pirinç, basmati pirinç diye geçiyor, nasıl yapılıyor, bazıları nasıl yapıyor, naylon poşetlerden yapılıyor. Uzun uzun şeritler haline getiriyorlar naylon poşetleri, küçük küçük kesip pirinç diye satıyorlarmış.

Şimdi bu insan olma değerlerine aykırı. Bunu yapanlara hayvan da diyemeyiz. Hayvanın da bir şahsiyeti var. Aç olmayınca bize göre gayri meşru yollara gitmiyor.

Geçen senelerde göstermiştik, maymun muzun yarısını öteki maymuna veriyor. Bu nasıl bir şefkat, merhamet, paylaşım. Ama öyle maymunlar da var ki, çok akıllılar, özellikle Hindistan’da. Elinde naylon poşet varsa, içinde de yiyecek bir şey varsa, onu elde etmek için envai çeşit sistemler kullanıyor. Çete kurmuşlar, bu çetede bir çete başı var, fedakar asistanlar var, özellikle turistlerin çantaları vs. Onu her halükarda elde ettikten sonra şefe veriyor, tabii turist de gidip bunu şikayet edecek bir mercii arıyor. O kişi de eline bir demet muz alıp şefle anlaşmaya gidiyor. Şef de asistanıyla istişare edip, yüzde kaçında anlaşırlarsa, ona göre onu asistana verip, kalanı da kendisi alıp çantayı geri döndürüyor.

Bali’de bir maymun bahçesi vardı. Ben gitmedim, biraz yorgundum, ‘siz gidin’ dedim. Ondan sonrasını onlardan dinleyelim:

Azize Güvenç: Bu bahçeye girdiğinizde büyük bir tabela var, maymunlarla ne yapmamanız gerektiği yazıyor. İlk şey, gözlerinin içine bakmayın. Eşyalarınıza sahip çıkın. Naylon poşet kullanmayın. Bu kurallara biz uyduk ama tabii ki bazen uymayan insanlar da oluyor ve bunlara dair pek çok şey gözlemledik. Oruç’un az önce anlattığı gibi.

Oruç Güvenç: Şimdi buradan çıkaracak böyle bir sonucumuz: Bazı insanların, bu plastikten pirinç yapanlar gibi, o balinanın içine o naylonları koyanlar gibi, bunların insanlıktan nasibi olmadığı ortaya çıkıyor. Geleceğin en önemli konularından biri, ekolojik temizlik ve kirin de farklı bölümleri var. Bunlardan biri, bu şekilde poşetler, konserve kutuları, bira şişeleri, sigara paketleri, izmaritler, bir kısmı gürültü kirliliği, aşırı uyduruk reklamlarla oluşan enformasyon kirliliği, zorlamayla gelişen bilgi edinme ve zorla bilgi sahibi olmayı dayatma kirliliği. Kuran-ı Kerim’de çok açık bir ayet var: ‘Dinde zorlama yoktur.’ Bu idrak edilmiş olsa insanlar daha çok saygılı olur ve o saygıyı öğrenip de bütün eşyaya yönlendirebildiğimiz zaman, işte ekolojik yaşama sistemi oluşur.

Bazen söylüyorum ama tekrar olacak, kusura bakmayın. Biz Yeni Zelanda’da bazı şeyler gördük. Reklam yok, dükkanların çok küçük tabelası var. Neon ışıkları filan hiç yok. Trafik gürültüsü, korna hiç yok. Hız hiç yok, trafik magandası yok, makas atma yok. Evler en fazla iki katlı, genelde tek katlı ve bahçe içinde, sadece büyük şehirlerde apartmanlar var, iş yerleri. Her taraf yeşillik, toprağı görmeniz zor.

Dediler ki dünyada en temiz suların olduğu yer bu bölgeler, onun için balina ve yunuslar bu bölgelerde daha çok yaşıyorlar. Biz de onları ziyaret etmek istedik. Her sabah bir gemi onları ziyaret etmek için arzu edenleri götürüyor. Biz de bindik gemiye. Yaşa ve bastona hürmeten, bizi birinci kaptanın yanına aldılar. Bilmiyorum unuttum sakalım var mıydı o zaman. Neyse, kaptanın yanında bir de asistan var, asistanın elinde dürbün var. Gemi giderken o da devamlı bakıyor böyle. Biz de düşünüyoruz, kaza yapmaması için dikkat ediyor herhalde, hayret de ediyorum, geminin radarı da mı yok. Neyse birazdan öğrendik neden olduğunu. Meğer o pike yapan kuşları arıyormuş, çünkü pike yapan kuşlar balıkların olduğu yeri biliyorlarmış; balina ve yunuslar da onları takip edip balık avlıyorlarmış. Hakikaten oraya vardığımızda birçok balina, birçok yunusla karşılaştık. Şimdi tabii temiz olması çok çok önemli, o varlıkların da bunu tercih etmeleri gayet normal ve doğal.

Peki madem böyle oldu, bizim Hindistanlı arkadaştan bir sayfa isteyelim. Bu sohbetten şu da çıkıyor: mümkün olduğu kadar plastik ve naylon kullanmayalım. Çok uzun bir yer çıktı, zaten Hindistan’da birçok şey uzun. Tamam, okuruz. Menakıbü’l Arifin, 127. sayfa, 5. rivayet.

Hikaye

Ulu arkadaşlardan nakledilmiştir ki: Baha Veled Hazretleri, yokluk aleminden varlık alemine göçtüğünün ikinci yılında, Mevlana Hazretleri zahir ilimlerinde derinleşmek ve olgunluğunu eksiksiz duruma getirmek için Şam’a hareket etti.

Derler ki bu onun ilk seferiydi. O uğur ve bereketle Halep şehrine ulaşınca, Halebiye medresesine indi. Babasının müridlerinden birkaçı da onunla birlikteydiler. Bir süre orada oturdular.

Halep’in beylerbeyi olan Kemaleddin Bin El Adim Halep ülkesinin hükümdarıydı. Bu, faziletli, engin bilgili, işbilir, gönül sahibi ve aydın ruhlu bir adamdı. Çok inancı olduğu için Mevlana Hazretlerine pek çok hizmetlerde bulundu. Daima onun hizmetine bağlıydı. Çünkü Mevlana Celaleddin, Sultanü’l Ulema’nın oğluydu. Bu hükümdar öğretim ile meşgul oluyordu. Mevlana’nın kendisinde büyük bir anlama ve zeka kabiliyeti gördü. Bunun için Mevlana’nın terbiyesine hadsiz hesapsız çaba harcıyor ve ona diğerlerinden birkaç ders fazla veriyordu. Hükümdarın bazı yakınları, öğrencileri ve başkaları kıskançlıkları ve inkarları yüzünden, onun Mevlana’ya olan teveccühünden usandılar.

Aynı zamanda medresenin kapıcısı da Tanrı hazretlerinin yakınlarından habersizdi. Birkaç kez hükümdarın naiplerine (yardımcılarına): “Mevlana gece yarısı hücresinden çıkıp kayboluyor, nerelere gittiğini de bilmiyorum, artık bu nasıl oluyor aklım almıyor.” diye şikayet etti. Kemaleddin padişah bu kıt anlayışlı noksan insanların dedikodusundan tereddütte kalıyordu.

Nihayet bir gece kapıcının hücresinde saklanıp durumu anlamak istedi. Gece yarısı olunca, Mevlana Hazretlerinin kendi hücresinden çıkıp yürüdüğünü gördü. Mevlana medresenin kapısına gelince, kapı kendiliğinden açıldı ve o dışarı çıktı.  Kemaleddin padişah yavaş yavaş onun arkasından yürüdü. Mevlana şehrin kapısına gelince bu kapı da ötekisi gibi kendiliğinden açıldı ve o dışarı çıktı. Böylece Halil ül Rahman mescidine kadar gittiler. Kemaleddin baktı, gayb alemine mensup, yeşiller giymiş insanlarla dolu beyaz bir kubbe gördü. Bütün ömründe onlar gibi nurlu insanlar görmemişti. Onların hepsi Mevlana Hazretlerini karşılayarak baş koydular. Kemaleddin o heybet karşısında kendinden geçti. Kuşluk vaktine kadar kendinden habersiz bir halde orada uyuyup kalmıştı.

Uyanınca baktı ki, ne kubbe var ne de o civarda bir insan. Kalktı, ağlayarak ve bu cüretinden dolayı pişmanlık duyarak ucu bucağı olmayan sahraya daldı. Bütün gün, gün batıncaya kadar yol aldı, gözyaşları döktü, hiçbir konak ve bayındırlığa rastlamadı. Ayakları nazik olduğu için kabardı. Çünkü bütün ömründe yaya yürümemişti. Bütün gece sabah kadar bağırdı, çağırdı ve Tanrı’dan günahlarının bağışlanmasını diledi.

Bir tarafta padişahın yakınları onu iki gün iki gece görmeyince deli oldular. Halep padişahı birdenbire kayboldu haberi şehirde yayılınca, padişahın hacibleri (kapıcıları) durumu medrese kapısından anladılar. Sabahleyin bütün askerler şehrin kapısından dışarı çıkıp padişahı aramak üzere o sahraya dağıldı ve birdenbire Mevlana Hazretleri ile karşılaştılar. Hepsi tam bir küçüklükle baş koyup ağladılar. Mevlana onların ağlamalarının sebebini öğrenince, ‘kaybettiğinizi bulmak için Halil ül Rahman mescidinin yolunu tutun’ diye buyurdu.

Padişahın yakını bütün gün atını sürdü. Nihayet bir sahrada hükümdarı yorgun, bitkin, açlık ve susuzluktan kendi hayatından umudunu kesmiş bir halde buldu. Attan indi, baş koyup bir hayli ağladı, yanında bulunan su ve yiyeceği ona verdi.

Padişah: “Beni nasıl buldun?” dedi.

O da “Halep şehrinin askerleri ile padişahı aramaya çıkmıştık. Ben kulunuz uzak bir mesafede Mevlana Hazretlerine rastladım. Meseleyi ona arz ettim, o da bu tarafı gösterdi. Tanrı’ya hamdolsun, aradığımı buldum.”

Padişah hiçbir şey söylemedi. Arap atına bindi. Şehre ulaşınca büyük bir tören ve davet yaptı. Tam bir iradeyle Mevlana’nın candan müridi oldu. Kıskananların hepsi utanıp, mahcup ve Halep şehrinin kadın erkek bütün halkı da onun müridi ve muhibbi oldular. Halkın kendisine gösterdiği yakınlığın haddi aştığını görünce, şöhret bulma afetinden kaçarak, üçüncü gün kalkıp Şam tarafına hareket etti. Birkaç gün sonra, meğer Rum ülkesinin padişahı İzzeddin Keykavus, Mevlana’nın kendi şanlı makamına dönmesi için Malik-ül Üdeba, Ediplerin Sultanı Bedreddin Yahya’yı elçilikle Halep hükümdarı Kemaleddin’e göndermişti. Kemaleddin bu olan biteni Bedreddin’e tamamıyla anlattı. Bedreddin Yahya da irayet getirerek bu hikayeyi döndüğünde İslam sultanına ve onun yakın kimselerine anlattı. Bunun üzerine onların hepsi Mevlana’ya aşık oldu ve inandılar.

Oruç Güvenç: Tabii o çöller bugün az, pek yok ama Hindistan’da hala var, Jaiselmer’de develerle gidiliyor. Tabii ki bu menkıbelerde biz doğruluk payı olduğuna inanıyoruz. Hz. Mevlana gibi insanların bu alemde tükenmeyeceğine inanıyoruz. Onlara duyulan saygı, onlara duyulan sevgi ve güven, onların feyzinin de bulunduğumuz vasatta etkili olma şansını getirebilir. Tekrar hadis-i şerifi hatırlayalım, Tezkiret-ül Evliya’da Feridüddin-i Attar’ın ifadesi: ‘Allah dostlarının anıldığı yere rahmet yağar.’ Anadolu’da yağmura rahmet denir. Ama burada rahmet sadece yağmur değil, feyiz.

Bazı tasavvuf ehlinin bilgilerine göre, Cenab-ı Allah bazı kullarına tasarruf imkanı ve şansı veriyor. Bu konuya ufak bir kıvılcım olarak, ışık olarak Çin’deki ameliyat sahnesini hatırlayabiliriz. Bağırsaklarında tümör olan bir kadının tedavisi sadece zikir ile yapıldı. Video ile gösteriliyordu. Üç kişi o zikri yaptılar, vassa diye bir kelime kullandılar, ‘oldu, bitti’ anlamında. Üç dakika içinde tümör kayboldu. Buradaki önemli özellik, inancın gücü ve şekli. Bunu tanıtan çok iyi vurguluyor bunu. Buradaki kelimenin kullanılması ‘iyi olacak’ tarzında bir dua değil veya ‘iyi olsun’ değil, ‘oldu bitti’. İşte bu an’a tekabül ediyor. ‘Sufi anın oğludur’ diye bir söz var. An içinde gönül ve akıl birliğini sağlayabildiğimiz zaman denge oluşur.

Sohbetlerin başında da konuşmuştuk, Cenab-ı Allah Hz. Mevlana gibi bazı kişilere tasarruf imkanı verdiği için, keramet tarzında, insanın onlara inanma şansı yüksek oluyor. Çünkü pek çok insanın inanmak için delile ihtiyacı vardır. Çok az insan delilsiz inanır ama bunu doğru karşılamak lazım, çünkü bilhassa içinde yaşadığımız zaman boyutu itibariyle birçok farklı uyarı ile karşı karşıyayız.

Çarşıya gidiyoruz, bir gömlek alacağız, 100 çeşit gömlek markası var, hepsi de ‘en iyisi benimki’ diyor. Nasıl inanacağız? İnanana kadar zaten üç-dört tanesini alıyoruz. Ondan sonra hangisini aldığımızı unuttuğumuz için öteki tecrübemizde yine aynılarını alıyoruz.

Bunu söylemekle ‘üniform yaşayalım’ demek istemiyorum ama ticaretin adil olması lazım, helal olması lazım. Bugünkü sure olan Hadid suresinde bunlar çok güzel işleniyor, tavsiye ederim. Allah’a borç vermekten bahsediyor, adil olmaktan bahsediyor ve de sadaka vermekten bahsediyor. Şimdi söz buraya gelmişken biz burada ne yapıyoruz? 57. günü idrak ettiğimiz bu faaliyet bizi 800 yıl önceye götürüyor. Bir geleneğin feyzini günümüze taşımak istiyoruz ve bunun demode olmadığını görüyoruz ve pek çok arkadaşın bundan olumlu etkilendiklerini yıllardır görüyoruz.


Rahmi Oruç Güvenç
26 Haziran 2017,
Yalova, Gökçedere

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.